İÇERDEN KARARMIŞ

1994…2020,Vakıflar

Abla…

Taş olsa çatlar. Her şey sonunda konuşuyor. Yasemin abla uykusunda konuşurdu. Elleri tebeşir gibi beyazdı ve birini hep yatağın kenarından sarkıtırdı. Onu hastaneye kaldırdıklarında evin içinde gül kokusu vardı. Yatağın altına girip sesleri dinlemiştim.  Duvarın ardında birisi ağlıyordu. Karnımın orta yerinde kötü huylu bir şey köklendi.

Eğreti duran bir şey; burnumun ucunda gül kokusu var. Batıyor.

Abla saçların çok güzel olmuş.

Onları boyadım oğlum.

Gerçekten mi?

Bak. Onları boyadım.

Duvarların sıvaları dökülmüş. Mobilyalar çürüyor. Resimler tozla yıkanmış. Taş zemin ayağımın altından çekiliyor. Bağdaş kurup oturuyorum. Mutfakta bir tıkırtı büyüyor. Kasvetli desenleri var halıların, rulo halinde dolabın üstüne istiflemişler onları. Perdenin arasından güneş sobanın soğuk yüzüne vuruyor. Tavanda is lekeleri bir çember oluşturmuş. Gözlerim uyuşuyor. Burada hiç gül yok.

Ayağın kanıyor abla.

Hayır, sadece dökülmüş.

Saçlarından mı?

Evet.

Dolabın içindeyim. Karanlık. Evin sesleri kulağımda büyüyor. Taburenin gıcırtısı; ayakları taş zemine sürtüyor. Üstüne çıkmama izin vermedikleri tabure; düşebilirim. Herkes düşebilir.

Yasemin ablanın koyu gözleri dolabın aralığından bana bakıyor.

Minik bir kedi var bahçede. Kuyunun dibinde buldum.

Besleyebilir miyim?

Acıkınca miyavlayıp duruyor. Senin gibi gözleri var.

Adı ne?

Sen bulursun.

Kırılan şeylerin gürültüsüz ağıtı; ağacın biri yapraklarını döküyor. O koku.

Yasemin abla. Beyaz elbisesi dolabın aralığından savruluyor. Ayakları çıplak. Saklanacak yer arıyor. İçimden sayıyorum.

Parmak uçları yere değmiyor. Gözümün önünden geçip gidiyor. Başının üzerinde resmen beyaz bir hale var.

Çıkıyorum. Evin içine ışık dolmuş. Tabure yere yıkılmış, ayaklarından biri kırık. Her şey doğumdan beri nasılsa öyle kalmış, sanki evin kaderi önceden tasarlanmış, herkesçe bilinmiş. Ölüm kokuyor. Boynunu bükmüş bana bakıyor ahşap masa, orta yerinden kırılmış. Evin her detayı tamamen ölmüş.

Fidan hep perdenin arkasına saklanırdı. Yine orda duruyor. Ayaklarını görüyorum. Sobe.

Of ya! Sana istersen Yasemin ablanın nereye saklandığını söylerim.

Söyleme. Ben bulurum.

Yalancı! Gördün di mi nereye saklandığını?

Gözlerimi yummadım. Ama sakın söyleme.

Korkak! Karanlıktan korktun di mi? Bö!

Ellerini pençe yapıp dişlerini gösteriyor. Eğreti duran bir şey; boynunu bükmüş bana bakıyor. Kömür kokuyor burası.

Fidan?

Fidan yok. Eskiden çatıya çıkan dik merdivenleri tırmanırdık. Bir keresinde ayakları kayınca alnını mermere çarpmıştı. İzi huysuz bir çıban gibi orada kaldı. Bana korktuğunu söylemişti. Ben de ona köpeklerden korktuğumu ve ısırmasınlar diye hep duvarın diğer tarafından dolandığımı anlattım. Çömelip gözlerine bakarsan bir şey yapmazlar demişti. Dikiş atılırken dudaklarını içerden ısırmış Fidan. Kalbinin içinde minik bir ses onunla konuşuyormuş.   

Köyün uçsuz ufkuna baktıkça insan acayip yalnız hissediyor. Saçlarımdan çekiyor sanki birisi. Burası kömür kokuyor.

Fidan kömürlüğün girişinde durmuş bana bakıyor.

Ağlıyor musun? Üf ellerin pislenmiş.

Bak yüzüme de sürdüm.

Annen sana kızabilir. Bana dedi ki elinden tutup seni bahçeye götürecekmişim.

Senin elin de pislenir. Siyah oldu bak.

Olsun ama öyle dedi.

Ben kendim gelirim.

Fidan ağladığımı görünce susuyor. Parmağıyla kömürlerden birine hafifçe dokunup çekiyor.

Soğuk.

Evet.

Üşürsün.

Ayaklarıyla yerdeki parçaları eziyor, tabanları simsiyah oluyor.

Yasemin abla dedi ki annenin ruhu acımış. Düşünce dizimiz morarıyor ya. Öyle işte. Benim buradaki yaram gibi.

Dokununca alnı simsiyah oluyor. Yanına gidip elinden tutuyorum. Bahçe merdivenlerini sessizce çıkıyoruz.

Yasemin abla kollarını açmış bizi bekliyor. Annemin sırtı dönük, kamburu başını gizliyor. Ayakları toprağa gömülmüş, güneşin altında saçlarındaki beyazlar parlıyor. Yerde kozalaklar var, ağaçtan devrilmiş. Kolumdan çekiştiriyor Fidan. Dönünce gözlerinin orta yerinde büyüyen bir kavrayış görüyorum. Dönüyor gözleri. Yaşına ait olmayan, keskin ve ışıksız; bir yetişkin gibi bakıyor bana.

Koşalım. Hadi. Ben koşarken hiç düşmem.

Ardı sıra sürükleniyorum. Elimi bırakmıyor. Saçları omuzlarından dalgalanıp yüzüme vuruyor. Fidan koştukça sesler arkada kalıyor. Yasemin abla arkada kalıyor. Annemin kamburu ve yaşlı gözleri yitip gidiyor.

Otlaklar, taş köprü, kazların çamurlu yatakları, özgür atların ülkesi, köyün hepsi varken yok oluyor.

Rüzgarın içinde ikimiz, ayaklarımızın bağı çözülmüş, soluksuz bir umutla durmadan koşuyoruz.

Keder gözlerimden akıp giderken onları kapıyorum. Dudaklarımı içerden ısırıp kendimi ona bırakıyorum.

Fidan koşuyor.


***

DIŞARDAN BEMBEYAZ

2019, Önerler

Yaprakların üzerinden koşalım mı?

Tepeye kadar mı?

Olur. Ama yaprakların üzerinden.

Onlara basamıyorum ben.

Gözlerini kapatırsın.

Düşerim.

Düşersen toprağa düşersin.

Beni inceliyor. Kelebeğin hafifçe değişi gibi insanın saçına, anlatılacak bir şey değil. Ne desen eğreti duruyor. Uzayda savrulan şeyler gözlerine doluyor. Acıdan doğan soyut bir yakarış aklımın odalarında yankılanıyor, zihnimden göğsüme iniveriyor.

Gözleri yuvalarında dönüyor.

Mmmmmmmm…

Yine tutuldun. Bacakların da titriyor. Farkında mısın?

Mmmmmmmm…

Bak nasıl huzurluyum. Her zaman yaptığım gibi. Tamam. Sarılacağım, sen de izin vereceksin.

Ölmekte olan her şey kendi içine bükülüyor. Kırılan şeyler kendi dibine dökülüyor.

Gözlerinde sakin bir neşe var. Şimdi bana gülüyor. Hep yaptığımız gibi yürüyoruz. Dar patika boyunca kavaklar güneşi kesip yüzüne gölgeler düşürüyor.

Bende işe yarıyor. Ama herkes benim gibi sarılamaz.

Terapide öğrendim zaten. Sen bulmadın bunu.

Ama biliyorum. Neden? Çünkü seni dinledim. Hem terapistin sana sarılmıyor.

Dır dır ediyor bazen aynen.

Boş ver onu. Ben varım.

Giderek çürüyen, eridikçe küçülen, sızlayan avuçlarından. Ateşi alnından yüzüme vuruyor. Minik kıvılcımlar omuzlarından dökülüyor. Yürürken ayaklarımıza bakıyoruz.

Yine uzaktaki çamların esintisi, günbatımında uçları kızaran. Aklımıza göl dibindeki balıkları düşürüyor. Bu patikadan ne zaman geçsek aynı balık sürüleri aklımızda yüzüyor. Rüzgar herkese aynı değiyor.

İçimden çıkıp tepeden ikimize bakıyorum. Kendini otların üzerine bırakıveriyor.

Bak düşünce bir şey olmuyormuş.

Saçları toprağa değiyor. Kollarını iki yana açıp gülümsüyor.

Fotoğrafımı çeker misin? Ama gamzelerim belli olsun. Böyle eşek gibi sırıtacağım o yüzden.

Şu çocuğu aramayacak mısın?

O nerden çıktı?

Sabahtan beri arıyor. Neden açmıyorsun?

Salla şunu ya. Senin benim safımda olman lazım.

Seviyor bence. Dün bana mesaj attı. Sana sürpriz yapacakmış. Yardım etmemi istedi.

Salak! Şu an bütün sürprizi mahvettin o zaman.

Pardon. Zaten boktan bir şeydi.

Muhtemelen.

Yine de arasan iyi olur. İnsanlardan kaçmıyorduk hani. Öyle demiştik.

Of. Bütün tadımı kaçırdın. Ayrıca şunu da öğren artık. Genelde siz bizi çok sevdiğiniz zaman değil pişman olduğunuzda ararsınız.

Aklıma yazdım.

İyi. Sen başkalarına yapmazsın belki.

Telefonu çalıyor. Ceketinde yeşil lekeler var, omuzlarından sıyırıp yere atıyor. Üzerine çıkıp iyice eziyor, toprağa batıyor bilekleri.

Bak artık böyle bir ceket yok. Gider yenisini alırım mesela.

İyi misin sen?

Sen iyi misin peki? Gerçekten iyi misin? Ama gerçekten nasıl hissettiğini söyle.

Tamam anladım.

Ne anladın?

Kuru yapraklara basarsam kırılırlar. Ama ben basmasam bile başkası basabilir.

Hayır. Kuru bir yaprak her seferinde yere düşer. İstesen de istemesen de.

Yüzünü soğuk güneşe dönüyor. Tepenin ardında kasvetiyle birlikte, dönen kendi etrafında, yuvarlak, içi yanıp tutuşan şey. Tutuluyorum.

Çıplak arazide ayak izleri. Mayısta gündöndüler ve burçaklara doluydu. Birbirlerini izliyorlar, sessiz bir diyalog, sözlerden yoksun.  Düşünme bunları yine öyle olacak. Şimdilik sonsuz boşlukta insanın insandan başka kimsesi yok. Gölgelerimiz birbirine değiyor.

Bak biliyorum arabalar çok ses yapıyor ve sen onlara tutulmaktan beni adamakıllı dinleyemiyorsun.

Sadece çok hızlı geçiyorlar. Ezilecekmişim gibi geliyor.

Benim için tüm bunları bir siktir eder misin peki?

Anladım.

Ne anladın?

Yol kenarından yürümek istiyorsun.

Evet. Ve konuşmamıza da gerek yok. Senle öyle de anlaşıyoruz.

Tamam.

Rüzgarın adı. Toprağın ve geçmişten bazı şeylerin kokusu. Anızlar. Yamaçlarda çürüyen eski taş evler. Çıplak dalları boynuzlu ağaçların. Tanıdık ya da öyle gelen bin türlü detay. Maziye ait olan; bağlamı geçmişten.

Her şeyin kokusu ve müziği var.

Yanımızdan hızla bir jandarma aracı geçiyor. Uzakta askeriyenin gölgeli duvarları; yol uzuyor önümüzde. Sanki gidilecek her yere daha çok var. Varlığın nihayetten kopuşu. Hissettiğim şimdi. Şu anda.

Alnındaki dikiş izi kaşlarını çatınca yok oluyor. Nefesi kapalı dudaklarından sızıyor. Ritmini duyuyorum. Saçını kulağının arkasına tarayıp gülümsüyor. İçerden ağlıyor.

Kornası içimize işleyen bir kamyon geçip gidiyor.

Seni anlamalarını bekleyemezsin. Anlamak zorunda değiller. Hiç umurlarında olmayabilir. Benim gibi bir tane olmayabilir.

Evet.

Güçlü olmak zorundasın. Bir şekilde.

Tamam. Senin neyin var?

Bunu konuşmuyoruz.

Parmaklarını aralayıp elini uzatıyor. Bembeyaz. Bir çizgi halinde uzanan yeşil damarlarını sayıyorum.

Parmaklarım arasından geçiyor.

Basitçe kalbine değiyorum. Başkası yapamayabilir.

Canın yanıyor, di mi?

Evet. Anlıyorsun işte.

Konuşmak istemiyorsun ama.

Hayır.

Elimden kurtulup yolun karşısına geçiyor. Orada öylece dururken, bir boşluk var; ansızın silinecek gibi evrenden. Yolun karşısında ufacık. Bana bakıyor. Cihanda giderek küçülen önemsiz bir meteor, hem o hem kavaklar, her şey küçük ve kırılgan; kendi ağırlığı altında ezilecek gibi herkes.

Fotoğrafını çekiyorum. Dudakları kıpırdıyor.

Ne diyorsun?

Sessizce oynuyor dudakları.

Ne? Sesli söyle.

Aramızdaki mesafeden bir araba geçiyor.

Buraya gel. Anlamıyorum.

Başını çevirip yürüyor. Yürüyorum; aynı adımla, beyaz taşların üzerinden. Gün batarken yüzünde pembe bir ışık var.

İstersen yerden yaprakları toplarım. Şu üst üste yığılanlar var ya, içinden yılan falan çıkıyor bazen. Ayağın o sarı şeylerin içindeyken sessizce sana yaklaştığını anlamayabilirsin yani. Suyun altında olmak gibi anladın mı? Ait değilmişsin gibi. Güvensiz hissediyorsun. Ama istersen toplarım onları. Attığım her adımın altına onlardan koyarım. Köye kadar onların üstünden koşarız.

Kavak gölgeleri gerdanına koyu bir doğum lekesi gibi düşüyor yürüdükçe. Varken yok oluyor.  Gözlerinden zayıf bir ışık burnunun ucuna dökülüyor; saçlarından yanaklarına, yüreğinden dudaklarına. Gözyaşlarını görüyorum. Sevgiyle damlıyor.

Siktir et şu çocuğu. Duydun mu? Ne olduysa sonra anlatırsın. Dinlerim.

Bana bakıyor. Kendini kendinden. Kendinden kendine. Ona bakıyorum.

Kendimi görüyorum. Orada, ortada.

Fısıldıyor. Sözcükler içime işliyor.

… iyi.

… bak.

…kendine.




Ekin Gökgöz


Avatar

Ekin Gökgöz

.

0 yorum

Aklınızdan Ne Geçiyor?

%d blogcu bunu beğendi: