Adil Batur’un Zafer Öyküsü – Ekin Gökgöz



         Her ne kadar aksini diliyor olsa da Adil Batur’un değiştiremeyeceği bir gerçek var ki; o bir ademoğludur. Ve ne yazık ki her ademoğlu ölümlüdür. O halde, şüphesiz Adil’in de bir gün nalları dikeceği kesindir.
        
Sarhoştu. Yine aynı kadını aramıştı. Yarın içse yine arardı. Bunu bilmek güzeldi.
         Daha babasıyla uzun uzun hesaplaşacaktı. Alkol kanına yapışınca bir deli cesareti de geliyordu ama o evin damına atıyordu kendini alelacele, yıldızlara dalıyordu. Gece güzeldi.
         Yine aynı kokuyu duyumsadı. Koku burnunun direğinde çınladı, bütün keyfini kaçırdı. Aklına at dışkısına bulanmış yanık saman kokusunu getiriyordu koku. Oysa bilmiyordu nasıl kokardı dışkıya bulanmış yanık saman.
         Karanlıkta el yordamı buldu kiremitlere dayadığı merdiveni, usulca indi bahçeye. Bir karaltı sıvıştı evin ardına. Yine aynı kara kediydi, beyaz bir şerit tüy uzanıyordu boynundan kıçına.
         Kadını seviyordu. İleride bir gün, yine severdi. Tıpatıp benzeri bir tutkuyla ise öldürmek istiyordu kediyi. Ona karşı nefret doluydu.
         Doğanın göbeğindeki çiftlik evinde zaman bıçak gibiydi, kesiyordu. Sorgulamaya çok vakti olmuştu. Daha babasıyla hesaplaşacaktı. Kıştan kalma şömine odunlarının üzerine oturdu, bir sigara tellendirdi. O sene yaz bir türlü gelmemişti. Haziranın ortasında, gökyüzünde kara bulutlar dolanıyordu. Ağaçlar, toprak ve şehrin uzakta kalan silueti griydi. Odunların arasından bir çekirge sıçradı ansızın. Kara kedinin mırıltısı duyuldu çalılıklardan.
 Karar verdi, defterini dürecekti.
Son çalıştığı tiyatrodan kovulduğunda, pılını pırtını toplayıp ailesinin çiftlik evine dönmüştü. Anası dertleniyordu onun adına, babasının zırhı sükunetti, hem silahıydı da. Tiyatroyla arasındaki çetrefili savaşta bile beyaz bayrağı çekmişti de şu gönül işlerinin muhasebesini inatla beceremiyordu. Hala Shakespeare okuyordu. Aynı kadını arıyordu hala.
Koku, gece daha belirgindi sanki. Yüzünü buruşturdu, irice bir taş aldı yerden. Kokuyu izledi sonra, kediye götürecekti onu. Yavruyu öldürmüştü bir gün evvel. O yapmıştı, emindi. Yoktu ortalıklarda çünkü. Daha geçenlerde, bir gece, mutfakta heykel gibi oturmuş yıldızları izlerken, aniden içi ürpermiş ışığı açmıştı. O zaman görmüştü. Çimlerin üzerinde, yavruyu altına almış boğmak üzereydi. Dışarı fırlayıp tehlikeyi savuşturmuştu hemen. Minik kediyi tahta bir kasaya koyup kilere taşımıştı ama anası razı gelmemişi. Sevmiyordu kedileri, kıramamıştı o da anasını. Birkaç gece nöbet tuttu bahçede, yavrunun başında.
Kara kedi uzaktan yavruyu izliyordu sürekli, gövdesini yere yapıştırıp yanaşmaya çalışıyordu sinsice. Tanık olmuştu kaç defa. Taşla savuşturuyordu tehlikeyi. Karanlığın içinde bir asker gibi nöbet tutuyordu. Yavruya babalık edecekti, elleriyle büyütecekti. Ruhunda, zamanın kapatamadığı birçok boşluğu sıvamaya bire birdi. İnanmıştı buna.
Evin etrafından dolanıp kediden uzaklaştı, taşı elinde sımsıkı tutuyordu. Ayakkabılarını çıkarıp yavaşça bıraktı kenara. Sessizce çömeldi, göğsünü tıpkı hasımı gibi nemli çimlere yasladı, bir yılan gibi ağır ağır kıvrılarak evin önündeki arabanın altına süzüldü. Gecenin son saatleriydi. Hava şafakla birlikte yağmuru da getireceğe benziyordu. Babasının arabasıydı, altında kıpırtısız, uzandı. Kaba toprak yanağını okşadı.
Uykuya daldı.
Gözlerini açtığında, alacakaranlıkta kediyi gördü. Arkası ona dönüktü. Arabadan az ötede yere çömelmiş, bir bacağını başının arkasına kaldırmıştı. Gövdesindeki tüyleri yalıyordu sakince. Yutkundu. Avucunda minik oyuklar bırakan taşı yokladı. Yüzükoyun vaziyette, tüm kuvvetiyle yakınlardaki bir ağacı kökünden vurdu. Sesle birlikte yerinden sıçrayıp ok gibi arabanın altına fırladı kedi. Her zaman böyle yapardı. Gözlerinde hain bir parıltıyla gülümsedi tuzağa düşürdüğü avına.
Öteki, arabanın altında iyice koyulara büründü, yeşil gözleri kindarca kısıldı. Kısa, donuk bir an tarttı iki çift göz birbirini. Biri yapıştı iki eliyle boğazına diğerinin, diğeri geçirdi pençelerini yanaklarına aynı hızda. Gözaltlarında keskin acıyı hisseti biri, yaşardı gözleri, kenetledi dişlerini dudaklarına. Diğerinin çığlığı boğazına düğümlendi, gözleri faltaşı gibi yuvalarında, can verdi oracıkta. Uzun sürmedi, çıktı arabanın altından, doğruldu iki ayağı üzerinde. Dört ayaklı, tüyleri diken diken, şekilsiz bir kütle gibi yatıyordu toprakta.
Yağmur başladı. Ve yağmurla beraber yanaklarından süzüldü kanı, dudaklarına değdi. Yağmurla birlikte tuzluydu tadı. Yüzünde zafer ifadesi, eve girdi iki ayağının üzerinde.
Şafak söküyordu.
Uzaklarda bir Avrupa kentinde, bir kadın, Kızıla Boyalı Saçlar’ı okuyordu, uzo içiyordu bir yandan. Ve hava güzeldi orada. Pürüzsüz, berrak bir mavilik akıyordu şehrin üzerinden. İnsanlar neşeli görünüyorlardı, hoş bir sohbet dönüyordu kafenin birinde. Kuşlar aşkla ötüyorlardı.
Aynı anda, başka bir şehirde, yavru bir kedi kayarcasına iniyordu arabanın lastiğinden. Gün yeni başlıyordu onun için. Şöyle bir gerindi dört ayağının üzerinde, mayhoşça yaladı ön patilerini. Besbelli temiz bir uyku çekmişti dün gece. Keyifle yuvarlandı çimlerin üzerinde.
Acelesi yoktu. Önünde koca bir gün uzanıyordu.


Ekin Gökgöz




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir