Aralık 5, 2019

Yitik Ruhlar Korosu – Ekin Gökgöz

yitik ruhlar korosu ekin gökgöz ressam Gustav Klimt
Gustav Klimt

“Şişşt! Fış Fış! Kayıkçı! Buraya bak hele karşıdayım! Aha bu ince demir parmaklıkları görüyon mu çocuk? Burdan bir kafam görünüyor amına koyayım! Çükümün başı dudaklı bak hele! Yüzüme bak ne yapıyorum şimdi! Yeter daha bi gün daha tutamazlar burada beni. Alnımı görüyo musun alnımı?”

         TUP! FFFRP! ŞIRRK! ŞIRK! ÇIRT! ÇIRRTTT!

         “Ha ha ha ha ha ha! Köv oldum amına koyayım! Lan velet yüvüm nafıl simdi ha? Gövemiyom amına koyayım! Ay ananı ağvım sikildi! Alnım mı afıldı lan şocuk! Bafım dövüyo sikeyim! Gardiyan! ELİM YÜVÜM KAN OLDU PİVLER! GARDİYAN! ÖLÜYOM AMIVA KOYAYIM!”

***

“Bir… İki… Üç…”

         Işıl’ın bir sesi var. Akılda kalıcı, benzersiz, kendine has, adıyla bilinen; yüklemleri hüzünle tonlayan bir sesi var. İnce sigarasının ince dumanı pembe dudaklarından bir ağıt gibi yükseliyor. Uğruna ölecek bir kadın, günbatımı melankolisi, su dibindeki derin sessizlik… Elimle yakalayıp avuçlarımda tutmak istiyorum; bira aromalı nefesini, buz mavi bakışlarını ve hafif sağa yatık orta parmaklarını. Burçak sapı saçları terden gerdanına yapışmış, bakımsız, ikindi güneşi gibi insanın gözünü alıyor. Koynuma yattığında her anı varlığının gücüyle dolduruyor ve bana sadece onu onaylamak kalıyor. Işıl’ın bir kalbi var ve kalbi saf yaşamla atıyor.

         “Dört… Beş… Altı…  Bu kadar mı cidden? Baksana sırtında sadece altı tane var.”

         “Hiç saymadım.”

         “Bu çok az. Sırta göre çok az. Kolunu uzat.”

         Parmaklarını karnımda gezdiriyor, soluğunu enseme bırakıyor, sağ omzumdan bileğime kadar ilgiyle sayıyor.

         “Bir… Burada da var. İki etti. Ve üç…”

         “Geçiyorlar. Bak…”

         Başını kaldırıp benimle birlikte arabanın ön camından bakıyor. Biçilmiş gündöndü tarlasının çıplak boşluğunda usulca ilerleyen sürüyü izliyoruz. Ara sıra çobanın keskin nidaları bu muhteşem boşlukta yankılanıyor. İleride eski tavuk çiftliğinin sevimsiz duvarları günbatımıyla birlikte hüzünlü maviye dönüyor. Rüzgar yazın son kokularını kavakların tepesinden alıp arabanın açık camlarından içeri taşıyor; bu ana kucağı gibi sıcak esinti bizi aşkla sersemletiyor ve Işıl başını göğsüme yaslıyor. Zamanla birlikte göz kapaklarımız da ağırlaşıyor ve kendimizi şekerlemenin tatlı kucağına bırakıyoruz. Benim ruhani inzivam, müşfik terapim, evreni kucaklayışım…

         Onun bir adı var.

         Ezan sesiyle uyanıyorum. Işıl beni izliyor. Üşüyorum. O gözlerini sımsıkı kapatıp bana uzaktan sesli bir öpücük yolluyor. Sonra sigarasını yakarken bir yandan şortunu bacaklarından geçiriyor.

         “Sabahtan kalktım ki ezan sesi va-a-a-a-r…”

         Gömleğimi giyip arka koltuktaki buzluk çantasından iki kutu Budwieser çıkarıyorum. Işıl birayı açarken keyifle söylüyor.

         “Ezan da sesi değil yar yar burçak yası var…”

         Karanlığın içinde köye doğru yol alıyoruz. Sigaralı ellerimiz camdan sarkıyor, rüzgar külleri ve ellerimizi okşuyor. Tatlı yaz akşamında, köyün çürük sarı ışıklı yollarında, sessizlik ve aşkla sürüyoruz.

         “Elimi salladım değdi dikene… İlahi kaynana ömrün tükene… Seni seviyorum! Seni seviyorum! Seni seviyorum!”

         Bu beni güldürüyor. Başını camdan çıkarıp var gücüyle bağırıyor bu sefer.

         “SENİİİİİİ SEVİYOOOOOO…”

         Alkolle birlikte yüreğime hücum eden neşeye bırakıyorum kendimi. Dudaklarımdaki sigarayı keyifle ateşliyorum.

         “Hayatım dinle bunu sana anlatmam lazım. İçerdeyken Murat diye bir çocuk vardı tamam mı? Parmaklarının arasında her zaman biraz sümük olurdu ve iki parmağıyla işte böyle oynardı. Sümüğü un ufak ederdi anladın mı? Sonra ne yerse içine tuz gibi serperdi. Sik kafalı! Sik kafalı domuz! Hastalıklı ucube!”

         “Bunun bir daha olmasına izin vermem biliyorsun değil mi? Ben yanındayken kimse seni içeri tıkamaz.”

         “Biliyorum bebeğim.”

         “Asla!”

         “Öyle tabii. Asla olmaz!”

         “Sıkıca sarıl bana. Ben seni bırakmam.”

         Arabayı köyün sonundaki at çiftliğine çekiyoruz. Karanlıkta atlar homurdanıyor, ayın altında küçük midilliler otluyor. Işıl bacaklarını belime dolayıp kucağıma oturuyor ve kulağıma kendi sesiyle tehlikeli kelimelerini fısıldıyor.

         “Hı hı… Hımmm… Gece öyle sıcakmış ki… Yapış yapış… Yıldızlar bile… Islanmak istemiş… Hissetmek için… Hı hı… Kalbin kalbime değsin… Tam burada atıyor şimdi… Bak. Bak. Bak. Kopçamı çözer misin? Hı hı… Çıkar hadi şunu. Ah! Tamam, şunu da çıkar. Evet. Ah… Ah… Hımmm… Ah!”

***

         Sadece öze değmiş ruhlar aynı dili konuşurlar.

         “ Hop! Hiş! Körpe! Küçük ibne seni! Toy ibne!”    

Işıkla yıkanmış, arınmış gönüller bir ağızdan söylerler yalnızca.

         “Dik dur! Sürtük ibne seni! Kamburunu sikeyim senin! Dik dur!”

         Kalbinin olduğu yeri kazırsan eğer tırnakların kanarcasına,

         “Körpecik kıllarını senin… Duydun mu? Amına kodumun çocuğu seni!”

         Yeterince kazırsan çıkar altından, görürsün temiz, pak, ışıklı özü o zaman.

         “Ağlıyor musun sen? Minik kuzu seni… Beyaz götünü sabunlayayım ister misin? Hı… Hı… Hı… Hı…”

         Aynı dili konuşmak kelimeleri ve sesleri yenmektir; orada sadece sevgi ve gözyaşı vardır.

         “Arif bunu koğuşa götür. Bu sikik oğlan ağlıyor. Yüzüne baksan erkek sanırsın…”

         Ve sadece öze değmiş ruhlar aynı dili konuşurlar. Geçmişin hayaletleri artık onları incitemez.

***

         Onun bir adı var.

         Işıl. Gözlerimdeki yaşları siliyor şimdi.

         “Bebeğim… Buradayım ben. Canım… Duy beni olur mu? Benim sesim öyle güçlü ki hem bu arabanın içini, hem kafanın içini dolduruyor. Tüm evren benim sesimle doluyor tamam mı bebeğim? Şimdi sadece benim sesimi duy. Sadece beni duy olur mu?”

         burçak tarlasında aklım şaşırdım… aman kızlar ne zor imiş burçak yolması… burçak tarlasında yar yar gelin olması…

         Beyaz entariler giymiş bir kadınlar korosunun tek bir ağızdan çıkarcasına çelik gibi haykırışları kucaklıyor beni, düştüğüm kuyudan çıkarıyor, Işıl’ın parlak mavi gözleriyle karşılaşıyorum kuyunun başında. Uzunca sarılıyoruz. İnce bir tütün kağıdını sıkıca sarıyor parmaklarıyla, bana uzatıyor.

         “Şimdi bunu iç sevgilim. Beni dinle iç bunu tamam mı?”

         Sigarayı ateşliyorum ve huzur beynimden tabanlarıma dek sevgiyle yayılıyor. Gevşiyorum. Dönüp gülümsüyorum ona. Onu seviyorum.

         “İçerde bir arkadaşın vardı, neydi adı?”

         “Behçet mi?”

         “Behçet ne derdi sürekli sana? Hatırladın mı?”

         “Yakında çıkacağımı söyleyip dururdu. Vay be çıkıyorsun he moruk derdi.”

         “Çıkınca ne olacağını söylerdi aşkım?”

         “Dışarısı daha zor derdi.”

         “Dışarısı ne gibi derdi?”

         “Boğalarla güreşmek gibi derdi.”

         “Evet.”

         “Evet.”

“Boğalarla güreşecek misin?”

         “Güreşeceğim.”

         Işıl direksiyona geçiyor. Sigarayı dönüyoruz. Minik karıncalar aklımdan kayıp karnıma düşüyorlar. Yüreğim karnımda atıyor. Bak Işıl! Karnımdaki ritmi dinle! Işıl elinin tersini yanaklarımda gezdiriyor. Gözleri ağlamaklı, benim için üzülüyor. Onu tanıyorum.

         Köyden çıkıyoruz ve göle inen delik deşik yol boyunca sarsılarak ilerliyoruz. Kavakların ardındaki su parlak, sükunet içinde, yıldızları ve koca ayı yutmuş sanki. Çürük iskelenin dibindeki çakıllı yolda duruyoruz.  Işıl inip etrafı kolaçan ediyor, sonra dönüp bana çenesi ve buruk gülüşüyle işaret ediyor. Onu ön camdan izliyorum ve ayın altında haleli bir peri olduğunu hayal ediyorum. Sahiden de öyle. Torpido gözünü açıp kareli pamuktan bir kumaş parçasına sarılmış silahı alıyorum. Tetiğin işaret parmağımdan tüm vücuduma yaydığı gergin sıcaklığı hatırlıyorum yeniden. Hızla arabadan inip var gücümle fırlatıyorum göle. Su tok bir sesle kabulleniyor günahımı, yutuyor midesine.

         Şehrin neon ışıklarına doğru sürerken başımı Işıl’ın dizine yaslıyorum ve direksiyona sımsıkı sarılmış ellerinden birini kurtarıp dudaklarıma götürüyorum. Sağ elindeki parmakları tek tek öpüyorum. Bir damla yaş çenesinden kayıp burnumun ucuna düşüyor. Kırmızıda duruyoruz. Trafik lambasından içeri dolan loş ışıkta Işıl’ın kolundaki benleri sayıyorum. İçimden.

         Başımı okşuyor. Işıl. Aynı dili konuşuyoruz. Sevgi ve gözyaşı ile.    

“Bir… İki… Üç…”

***

         “Çıkıyon he moruk! Az kaldı lan! Sana kardeşinden bir akıl, iyi dinle. Ben bu krizlerden çok yaşadım. Harbiden! Alkol krizine denk geldin mi hiç? Fenadır moruk! Şimdi gözlerini kulaklarını falan dört aç. Yine aynı tiribe girersen hemen bacaklarını karnına çekiyosun, başını da alıyosun kollarının arasına. Çaktın mı köfteyi? Ananın karnında hayal ediyosun kendini şimdi. Derin nefes alıcan ama. Bir… İki… Ayıktın mı? Her nefeste ananın karnıyla bütünleşicen. Hayal edicen yani çaktın di mi? Kriz gelirse buna odaklan. Ana karnı güvenlidir. Sakinleştirir. Ananın sevdiği şu türkü neydi? Onu düşün.  Sütü pişirdim de köpüğü yere taşırdım da yar yar. Falan filan işte. Tamam mı? Kardeşim benim. Çak bi beşlik!”




Eylül 2019, Trakya

Ekin Gökgöz

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir