İntihar Hikayesi – Kaan Beyoğlu



Doğrulup ışığı açmasını bekliyorum. Sonra donumu arıyorum. Yatağın hemen ucunda, aşağı bile düşmemiş. Uzanıp alıyor, ters olmasını umursamadan giyiyorum. Kapı eşiğinde durmuş, verdiğim parayı sayıyor, sonra tuvalet masasının üstüne fırlatıp, yüzüme gülümsüyor. Bakışlarımı kaçırıp çoraplarımı arıyorum. Birini görüyorum. Uzanmaya çalışıp beceremiyor, tam yataktan düşecekken doğruluyorum. Kalkışımdan istifade edip; yatağın üstündeki naylonu kaldırıyor, odanın öbür ucunda duran çöp kovasına atıyor. Eskiden bu yatakta naylon olmazdı. Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünüyorum. “Bu gecelik ikimize de bu kadar yeter bence” diyor. Yatağını, yağlı ve terli bedenimle kirletmekten çekindiğim için, çorabımın tekini ayakta giyiyorum. “Ben çok memnun oldum canım” diyor: “Arayı açayım deme sakın.” Kendine ait tek bir kişilik kırıntısı dahi yok. Ezberlenmiş mesleki replikleri tekrarlayıp duruyor. “tabii” diye cevap veriyorum daha önce tanımadığım orospuya.  Çorabımın öbür teki hala ortalıkta yok. Aramaktan vazgeçip pantolonumu giyiyorum. Bu esnada tökezliyor ve yere özenle serdiğim gömleğime basarak; topuğumla üstünde tam daire çiziyorum. Kafamı kaldırıyorum, yüzüne ahmakça gülümsemek için. Daha önce tanımadığım orospuya. Çoktan tuvalete gitmiş. Dikkat kesilince duşun sesini duyuyorum. Yerden gömleğimi alıyorum. İlikledikten sonra bir düğmesinin eksik olduğunu fark ediyorum. Çözüp tekrar ilikliyor, bu defa eksik düğmenin karşısına denk gelen deliği boş bırakıyorum. Birkaç saniye umutsuzca yerlerde düğmeye bakınıyorum, sırf “aradım” diyebilmek için.

Eski orospu, müdavimi olduğum, geçen ay bıçaklanmış. Adının Aysel olduğunu söylerdi. Sarı, dümdüz saçları vardı. Üç gün yoğun bakımda can çekişmiş. Attila şiirleri okurdum ona, en çok Cinayet Saati’ni severdi. Bacaklarına dokunulmasına bayılırdı. Göğsünün atından öpülmeye, ayak başparmağının emilmesine ve saçlarının taranmasına da. Altı yerinden bıçaklanmış ve sonra, evinden tek kuruş para çıkmamış. Parayı onu bıçaklayan da almış olabilir, evine intikal eden ilk polis ekibi de. Mutlu günlerinde, seviştikten sonra Çeşm-i Siyahım’ı söylerdi. Fena değildi sesi. Muhtemelen morgda bile, hatta altı kıytırık dikiş iziyle; buz gibi çekici görünüyordu. Cenazesine bir uğramış olmak isterdim.
Hikayeyi bana tanımadığım orospu anlatıyor. Aysel’in boşalan evine taşındığında, ev sahibinden dinlemiş o da. Gazeteler sıradan buldukları bu habere pek değer vermemiş. “Her gün kaç kadın bıçaklanıyor biliyor musun teyze” demiş, ev sahibinin aradığı gazetenin halkla ilişkiler çalışanı: “Hele fahişe ise, fıtratında var bu işin.”
Caddeye doğru yürürken Aysel’i düşünmeye devam ediyorum. Vajinasının biçimini hatırlamaya çalışıyor, başaramıyorum. Sonra gözlerinin rengini de hatırlamadığımı fark ediyor, kendime kızıyor, yanlış yönden düşündüğümde karar kırıp hatırladığım şeylere yoğunlaşıyorum: Kıçının sol yanağındaki bene, omzundaki dikiş izine, belindeki belli belirsiz gamzeye, alt dudağının ortasındaki çatlağa, veremediğinden yakındığı fazladan dört kilosuna, her daim başucunda duran Tomris- Cemal çevirisi Küçük Prens’e.
İstiklal’de yürürken cüzdanımı kontrol ediyorum, pek bir şey kalmamış, yine de sabahı çıkarabilirim. Hatta dikkatli bir harcamayla; gecenin kalanını sabaha hatırlamamayı becerebilirim. Son yaz yağmurlarından biri başlıyor ve tüm sokaklar hızla boşalıyor. Sadri Alışık sokakta, bir barın girişinde durup kapıdaki herifi süzüyorum. Beni, giriş parası istemeden içeri alacağını söylüyor. Birlikte uzun bir koridora giriyoruz. Yarısında bir sakal atmamı istiyor. On lira veriyorum, teşekkür edip geri dönüyor.
Aysel, severdi beni. Aramızda, ikinci sevişmemizden itibaren, hiç para konuşmadık. Hiçbir zaman gitmemi ima etmedi, benden evvel kalkmadı yataktan. Edebiyat konuşurduk seviştikten sonra. Bir dahaki sevişmemizde gerçekleştirebileceğimiz fanteziler düşünürdük. Ben hep gitmem gereken zamanı bilirdim. Her zaman bırakabileceğim en yüksek meblağı bırakırdım. Hatta en son, onu sinemaya götürmemi istemişti de annem ölmüştü ertesi gün. Annemden bir hafta sonra da o ölmüş zaten.
Bar, et pazarlamak üzerine kurulmuş ve her şeyin ortasındaki doksan kiloluk kadın, striptiz direğini varoluşundan soğutuyor. Karanlıkta kalan, dikkat çekmeyeceğini düşündüğüm bir masaya oturup bira sipariş ediyorum. Balık etli kadınlar tuvalet girişinde, sahne etrafında ve karşı duvardaki aynanın önünde pusuya yatmış, dans ettiklerini zannederek yavaşça sallanıyorlar. Vücutları homurdanıyor. Masalarda oturanlar genellikle bıyıklı ve orta yaşlı insanlar. Top sakalım olduğu için kendimle gurur duyuyorum. Biram geliyor. İlk yudumda, yarısı su olan bardağı yarılıyorum. “Aysel’in anısına” diyorum. Sonra Aysel’in bundan daha iyisini hak ettiğine kanaat getirerek, garsonlardan birine buzsuz sek viski getirmesini söylüyorum. Viskinin parasını peşin aldıklarını söylüyor. Cüzdanımı çıkarmak için ayağa kalkıyorum. İçinden bir yirmilik çıkarıp garsona uzatıyorum. Bu sırada karşıda oturan kadınlardan biriyle göz göze geliyoruz, gülümseyip bacaklarını aralıyor. Yanındaki bıyıklı ve şişman ve yumru yumru kocaman bir burnu olan herif hatunun bacaklarına elini koyuyor. Tek bir onay hareketimle o eli alıp herifin kıçına sokar ve soluğu yanımda alır. Bir şeyleri değiştirebilecek olma kudretim ile kaşlarımı kaldırıyor, sandalyeme oturuyor ve bakışlarımı kendi masama döndürüyorum.
Viskimi getiren garsonun elinde para üstüne dair hiçbir şey göremiyorum. Üstüne düşmemeye karar verip, kadehimi Aysel’e adıyor, büyük bir yudum alıyorum. Genzim yanıyor. Biranın kalanıyla, acıyı giderip, saatlerdir sigara içmediğimi fark ediyorum. Bir tane yakıp, striptiz direğine çarpıp duran balinayı, yüzümü ekşiterek izliyorum. Aysel, biz sevişirken ışığı kapamazdı.
Yeni tanıdığım orospudan hoşlanmadığım için üstüme bir ağırlık çöküyor. Onu ilerleyen zamanlarda sevip sevemeyeceğimi tartıyorum. Sevişirken iki kere esnemesinin, Üstümdeyken sarkıklaşan ince bedeninin, dip boyası gelmiş sarı saçlarının ve pişkin gülümsemesinin üstünden geçiyorum. Bana en çok dokunan şeyin; giyinmemi beklemeden, beni yolcu bile etmeden, duşa girmesi olduğuna karar veriyorum. Bir şey çalacağıma ihtimal vermemesiyle; bana güvendiğinin değil, beni zerre kadar önemsemediğinin farkına varıyor, bende bir şey çalacak göt olmadığını düşündüğünü anlıyorum. Bunu sırf, sevişirken istediği şeyleri yapmaktan hoşlandığım için düşündüğünü biliyorum. Durmadan halinden memnun olup olmadığını soruşum, onun gözünde bir güçsüzlük emaresi. Keşke paramı geri alsaydım, fikri geçiriyor aklımdan: Masanın üstündeydi ve ben o an da o orospudan hiç haz etmemiştim.
Sonra içkimi dikip kalkıyor, bardan çıkıp az evvel geçtiğim yollardan geçiyorum. Kafamda yakın geleceğe dair sahneler belirmeye başlıyor. Hiçbir şeyin büyüsünü kaçırmamak için bambaşka şeylere yoğunlaşıyorum. Tuttuğum takımın ertesi gün oynanacak maçta çıkacağı ilk on biri tahmin etmeye çalışıyorum. Özdemir’den kısa bir dörtlük okuyorum: Ç. Sonra eski sevgilimin sevişirken çıkardığı garip sesleri anımsayıp gülüyorum.
Apartman kapısı açık. İki katı koşarak çıkıp kapıya yumruklarımı geçiriyorum. Apartmanın farklı bölgelerinden şikayet mırıltıları yükseliyor. Kapıyı açıyor, gözleri uykudan şişmiş, saçı omuzlarını örtmüş. Yüzünde şaşkınlıktan çok keyifsiz bir merak var. Hızla içeri dalıp elimle ağzını kapıyorum. Kafasını duvara çarpıyor. Şaşırıyor. Ayağımla kapıyı çarpıp belinden tuttuğum gibi bedenini yere çalıyorum.  Bağırmaya başlıyor. Üstüne atılıp ağzını tekrar kapatıyorum. Omzunu emiyor, etini dişliyorum. Penisim sertleşiyor. Pantolonumun düğmelerine uzanıyorum. Bu sırada boşalan eliyle yüzümü tırmalıyor. Gırtlaktan gülüyorum. Salyam boynuna damlıyor. Penisimi pantolonumdan sıyırdıktan sonra yüzüne iki sert tokat patlatıyorum. Bağırmayı bırakıyor. Olabildiğince az zararla geceyi atlatabilmek için vücudunu gevşetmeye çalışıyor. Bir tokat daha atıyorum. Dudağı patlıyor. Kanı bir şekilde gözüne sıçrıyor. Penisim dimdik oluyor ve geceliğini yokluyorum. Don yok. Hiçbir engel yok. Tekrar ağzını kapayıp kupkuru vajinasına var gücümle giriyorum. Acıdan gözleri yaşarıyor. Var gücüyle çırpınıp elimi ısırmaya çalışıyor. Onu, tahriş ettiğimi hissederek, yaralandığımın, hatta kanattığımın bilincinde, iki dakika kadar beceriyor ve gürültüyle boşalıyorum. (Sikmek: Penisin, vajinanın veya anüsün içinde ileri geri hareket etmesi eylemi manasına gelen bir kelime iken; becermek: Büsbütün, bir aşağılama sözcüğüdür.) Sonra yanına sırtüstü devriliyor, yatak odasına doğru bakıyorum. Komodinin altında kayıp çorabımı görüyorum. Gülümseyerek yerden kalkıyor seksek oynayan kız çocukları gibi yatak odasına gidiyor, diz çöküp komodinin altına uzanıyor, çorabımı alıyorum. Ayakkabılarımı çıkarmaya üşendiğimden, çorabı ceketimin iç cebine koyup girişe dönüyorum. Cenin pozisyonunda, iki eli vajinasının üstünde,  tekrar tekrar “neden yaptın bana” diye fısıldıyor. Cümlenin bozukluğu sinirlerimin tekrar altüst olmasına neden oluyor. Üstüne eğilip “Sen Aysel’in tırnağı olamazsın orospu!” diye bağırıyorum. Gözlerini gözlerime dikiyor. Nefesini tutuyor ve belki de ömründe ilk kez, anlatmak için değil, anlamak için bakıyor. Bir an kadar sonra, deli olduğuma karar verip tekrar çığlık atmak üzere ağzını olabildiğince açmaya hazırlanıyor. Yüzüne dikine yerleştirdiğim tek tekmeyle suratı paramparça oluyor. Köselemin tabanındaki kanı temizlemek için parkenin üstünde sallanmaya başlıyorum. Bir süre sonra kendimi, ıslık çalar vaziyette, salsa yaparken buluyorum.
Televizyonu açıp karşısına oturuyorum. Kanalları hızla değiştirirken, ne yapmak istediğimi arıyorum. Hapse girmek istemediğime karar veriyorum. Yakalanmamak içinse yapmam gereken çok fazla şey var: “orospunun tırnaklarında derimden parçalar olmalı ve hayatta ölü bir kadının parmaklarını kesemem. Tırnaklarını koparamam. Düşünmek bile içimi gıcıklıyor. Kopuk düğmeyi de bulmak lazım, şüpheleri üstüme çekebilir. Apartmana girip kapıyı yumrukladığımı kimse görmemiş olabilir, ama çıkarken kesinlikle izleyen birkaç kişi olacaktır. Karşı komşu? Siktir etsem mi? Onu da ziyaret etmeli mi yoksa?” Bir kişiyi daha öldürüp öldüremeyeceğimi düşünüyorum. Karşı komşu kim acaba? Evli mi? Bekar mı? Fahişe mi? Uykulu ve silahlı bir pezevenk mi? Ev kadını mı? Şef garson mu? Aklıma gelmeyen, onlarca ihtimalden biri mi?
Aysel olsaydı, ben hiç çıkıp o bara gitmeyecektim. Aysel olsaydı, sabaha kadar, yanında kalmama izin verirdi. İzin vermekten de öte, yanında kalmamı isterdi. Meşgul olduğunda bile: “Sen biraz bekle” derdi ve ne olursa olsun; benimle ilgilenirdi. Kendimi hiçbir şey yapamayacak kadar yorgun hissediyorum. Bir müzik kanalında durup, sanatçının sunduğu seçeneklerden birini yerine getirip; sesi biraz daha açıyorum. “Şimdi intihar etmenin sırası” diye düşünüyorum. Ama yapmak istediğim birkaç şey daha var. Uyumak mesela. Uzun uzun, en az on üç – on dört saat uyumak. Birkaç el bilardo oynamak. Ülkü Tamer’in “okul” temalı şiirlerinden okumak. İntiharı öven kısa bir hikaye yazmak. Evet. İntihar etmeden evvel, kendimi ikna etmek istiyorum. Ama bu defa kendi ağzımdan yazacağım. Söylemek istediğim şeyleri vasıfsız kahramanların ağzında meze etmeyeceğim! Kalkıp çekmecelerini karıştırıyorum. Lanet bir tükenmez kalem bulmam on beş dakikamı alıyor. Televizyonun yanında bir ajanda buluyorum. Bomboş. Üstelik iki sene öncesine ait. Aptal orospu. Tekrar koltuğa yığılıyorum. Fazla rahat olduğuna hükmedip, kalkıyor, mutfağa geçiyorum. Duvara montelenmiş minik masanın arka tarafındaki tabureye oturuyorum. Başımı kaldırdığımda ceset tam karşımda. Parmakları seğiriyor ve tamamlanmamış, kilden bir heykel gibi kanıyor. Ara sıra; eskiden yüzünün olduğu et parçasını kaplamış kandan küçük baloncuklar çıkıyor. “İyi” diyorum. “Böyle çok iyi: şimdi, ben neden intihar ediyorum.” Kalemin yazdığından emin olmak için, açtığım sayfanın sağ üst köşesini karalıyor; hikayeye başlıyorum: “Doğrulup ışığı açmasını bekliyorum.”


                                                                     Kaan Beyoğlu



Konuk
Latest posts by Konuk (see all)
Sosyal Medyada Paylaş
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

View all posts by Konuk →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: