Bakınca küçülüyor.

Çocukken köydeki yaşlı adamlardan biri beni uzunca bir süre taciz etmişti. Sonradan onun Yasemin ablanın babası olduğunu hatırladım. Annem sağlık ocağında çalıştığından beni anaokulundan almaya Yasemin abla gelirdi ama o gün o bunak herif gelmişti. Durmadan ağzını şapırdatıp duruyordu; bu da beni arkadaşlarımın yanında utandırmıştı. Elimden tutup beni eski taş köprüden geçirdi; sonra bakkala gidip renkli paketli sakızlardan almıştık. O gün evde Yasemin abla ve annesi yoktu. Yaşlı adam bana masadaki cevizli keki yememi söyledi; önüme bir bardak taze süt koydu. Bir süre sonra salonun ortasına, taş zemine su dolu koca bir leğeni ağır aksak taşıyarak geldi. Taburede oturmuş dikkatle onu izliyordum. Benden üstümü çıkarmamı istedi. Yıkanmak istemediğimi söyledim. Fırça gibi kaşlarının arasından gözlerindeki koyu karanlığı görmüştüm. Titrek elleriyle önlüğümün düğmelerini sakince çözdü. Duvarın soğuğuna sırtımı yaslarken nefesindeki keyifli hırıltıyı boğazımda hissettim. Kaba elleri kollarımdan kayıp kalçalarıma değdi. O zaman ben de gözlerimi yumdum ve karnımda büyüyen sonsuz mırıltıya kendimi bıraktım. Çocukken kendini herkesin başını okşadığı bir kaplumbağa gibi hissediyorsun, sadece kabuğunun şeffaf ve kırılgan olduğunu unutuyorsun işte. Bunu sonradan öğrendim.

Bazen derinlerde gömülü bir tohum hayatının orta yerinde yeşermeye karar veriyor. Birden makyajsız suretine bakıyorsun ve safi gerçek kulağında tokat gibi şaklıyor. Terapistime canın yanarsa ne yaparsın diye sordum. Ağlarsın dedi. Meğer kendine dürüst olmak parmak uçlarını kemirmekle başlıyormuş. Yaşlı adam çoktan ölmüştü ama zihnimde hala yaşıyordu. Ona ait her detayı zihnimden silip süpürmesini istedim.

Beni beyaz ışıklı bir odada metal bir tabutun içine anadan üryan yatırdılar. İçerde steril bir sessizlik vardı. Sonra göğsüme yapıştırdıkları yumuşak uçlu dairelerden yüreğime bir sıcaklık doldu; kırmızı bir ışık alnımdan ayaklarıma ince bir şerit halinde yayıldı. Şakaklarımda kısa bir gök gürültüsü ve sonra sesleri duydum. Alnım denize düşen bir beton gibi gözlerime indi.

Kırlangıçlar…

Gri göğün altında, kuru yaprakların üstünde yürüyorum. Sırtımda babamın Ankara’daki okul yıllarından kalma partal ceketi var. Onunla aynı yaştayım, ikimiz de zayıfmışız. O zamanlar onu duvar boyadığı için içeri almışlar. Babam koğuşun rutubetini ciğerlerine doldurup eline kağıt kalem almış. Şair arkadaşları gibi sözcüklerin büyüsünden pek anlamazmış; doğrudan yazmak istemiş. Ensesinde anasının görünmez elini hissetmiş kağıda bakarken. Sonra gözleri dolmuş ve boğazına takılan gamı kağıda öksürmüş.

Güzel yüzlü evlat. Seninle başakların içinde yürüyoruz.

Şimdi başaklar ayaklarıma değiyor. Tarlanın üstünde rüzgarda süzülüyorum. Sarı, yumuşak dikenlerine yalınayak basıyorum onların. Ait hissetmek. Kaskatı toprağa köklenmiş bir ağaç gibiyim. Biraz boynum bükülmüş ama olsun. Çıplak dallarımı kucaklarcasına açıyorum. Dikenli bir yılan yağlı bedeniyle en narin dalıma kendini doluyor. Kolumun şeklini alıyor. Sadece izliyorum. Haziran güneşinin altında, parıltılı toprağın içinde köklerim ısınıyor; devasa bir çocuk parkının ortasında yeşeriyorum. Çocuklardan biri çekinerek yanıma geliyor.

Ayakkabılarımı gördün mü?

Gördüm.

Işıkları yanıyor.

Işıklı bir ayakkabı, evet.

Annem aldı. Yere değince yanıyor.

Çocuğun yeşil gözleri göğsümdeki bir gedikten içeri doluyor. Oğlanın saçları alnını örtmüş; yüzü yusyuvarlak. Ayaklarına bakarken dişlerini dudaklarına geçiriyor. Kalın yapraklarımı onun sırtına örtüyorum.

Sümüklerin akıyor. Yanakların da kızarmış.

Üşüyorum.

Gel.

Altıncı yaşım minik kollarıyla bana sarılıyor. Kokusunu kabuklarıma çekiyorum. Yüksek dallarımda bir saka kuşu ötüveriyor.

Bir ağaç her şeyi bilebilir mi? Ama her şeyi!

Bazı şeyleri bilirim.

Söyle o zaman. Sallanan bir salıncağa nasıl binersin?

Binemezsin.

Peki başka! Senin de annen karanlıkta ağlıyor mu?

Evet, çoğu zaman.

Sence annen hasta mı olmuş?

Hayır, sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Hayat çoğu zaman acıyla doludur. Bazen devam etmek için gözyaşı dökeriz.

Bir sümüklü böcek gibi mi?

Evet. Onun gibi.

Göğsümün sert kabuğuna taze bir öpücük konduruyor, sonra arkasını dönüp çocukların arasına karışıyor. Merdivenleri tırmanırken boynu evrenin tüm kırılganlığıyla bükülüyor, kaydırağın tepesinden bana bakıyor. Onun için yeşil yapraklarımdan en güzelini döküyorum.

Oğlum...

Dev bir İrlanda setteri patilerini nazikçe köklerime sürtüyor. Ağırlığıyla ileri geri sallanıyorum. Ayaklarımın hemen altındaki çukurdan renkli tavşanlar sağa sola koşuşturuyor.

Nasılsın anne?

Dilini çıkarıp hevesle yüzümün orta yerini yalamaya başlıyor. Burnundaki ıslaklığa dallarımın ucuyla dokunuyorum. Kendi etrafında dönüp kuyruğunu bacaklarının altına alıyor. Kulakları gözlerine devriliyor köpeğin, koca başını anaç kucağıma bırakıveriyor.

Yıllarca yüzündeki öfkeyi sevginin başka bir şekli zannettim. Ama artık biliyorum. Bunu tek başıma öğrendim.

Sert tüylerinin arasına avuçlarımı basıyorum. Sırtından karnına doğru usulca okşuyorum. Tüylü bedeni dökülen yapraklarımla örtünüyor.

Bak işte böyle. Gördün mü? Bu kadar basit anne.

Buruk bir hırıltı dişlerinin arasından taşıyor. Kömür karası gözlerinden dökülenler tenimdeki derin oyukları boncuk boncuk ıslatıyor.

Güle güle oğlum.

Hoşça kal anne.

Dökülüyorum. Rüzgar kemiklerimi gevşetiyor. Parçalarım düşüyor yere. Toprak köklerimi ayıklıyor. Koptu kopacak en ince bağım, sallanıyorum. Fidanımın narin zarı soyuluyor, teker teker çözülüyor damarlarım, son bir esinti yüreğimin içinde cız ediyor. Devriliyorum. Yağmur nefessiz kalan son uzvumu da ıslatıyor. Sona teslim oluyorum.

Aklımın son kırıntısında minik bir şimşek çakıyor. Anlıyorum. İnsan ölüme ramak kala yaşamaya başlıyor.

Doktorun şefkatli bakışları tepemde güneş gibi doğuyor. Kemikli parmaklarıyla omzumda bir noktaya dokunuyor. Gözümden taşanlar kulaklarıma doluyor.

Nasıl? Burası resmen hafiflemiş gibi.

Bomboşum.

Güzel. Hadi biraz hava alalım.

Birlikte terasa çıkıp tüttürüyoruz. Açık havaya çıkınca yağmur yüklü bulutlar ciğerlerime doluyor.

Önceden bunu boş içmezdim.

Buğday rengi saçlarını ensesinde toplarken bana pis pis sırıtıyor.

Ben de. Zihninden daha güçlü olmadığını anladığında bırakıyorsun.

Sence umut var mı?

Senin için mi?

Sana danışan herkes için.

Alnına düşen perçeme sıkıntıyla üflüyor. Boynunu kaşırken gözleri kısılıyor. Yüzüme bakıp bir anne gibi kederle gülümsüyor.

Aslında hepimiz fazla önemsiyoruz.

Neyi?

Her şeyi. Bugün biraz başın ağrıyacak. Bol bol su iç olur mu?

Tamam.

Ölmüyorsun.

Aynen.

Kırlangıçlar başımın hemen üstünden uçuyor. Şehrin ışıklarına bakarken kendimi dünyanın köşesinden kopmuş bir parça gibi hissediyorum. Aklıma kazınan bir cümleyi içimden tekrarlıyorum. Ramak kala ölüme insan yaşamaya başlıyor. Unutma, tekrar et. Ölüme ramak kala yaşamaya başlıyor insan.

Gerçekten. Ben ciddiyim. Kanatlarını açıp dünyaya tepeden bakmayı dene.

Tepeden bakınca her şey küçülüyor.

Bakınca küçülüyor.


Ekin Gökgöz


Avatar

Ekin Gökgöz

.

0 yorum

Aklınızdan Ne Geçiyor?

%d blogcu bunu beğendi: