Monika Rakseder’i Unutmak – Ekin Gökgöz

Ressam: Marc Chagall

Ne kadar sancılıdır sana ıstırap veren şeyle yolları ayırmak. Ve nasıl da suskundur dünya!

Robert Walser

Monika Rakseder’i unutmak öyle kolay değil. Bir keresinde çivi çiyi söker diye düşünüp yüksek ve kayalık bir tepeden aşağı yuvarlanmıştım. Aşk insana böyle aptalca şeyler yaptırıyor işte.  Canım çok acımıştı; beynim delicesine zonkluyordu ve bir süreliğine yüreğimdeki sızıdan kurtulmuştum. Yine de ruhun ıstırabı fiziksel acıya hep üstün geliyor. Sanırım bu aklın kavrayabileceği bir şey değil.

Neyse ki akıl edip gönül işlerinde tecrübeli bir dostumu ziyaret ettim ve ondan kıymetli tavsiyelerini istedim. Bana geçici de olsa acımı hafifletecek bir yöntem söyledi. Ormanlık alandaki gölde yaşayan beyaz tenli kadından bahsetti: Ona biraz yosun, deniz kumu ve midye kabuğu gibi şeyler götürürsem beni seve seve göle kabul edeceğini, yumuşacık koynuna alıp su gibi sesinden bana ninniler söyleyeceğini ve bunun büyük miktarda acımı hafifleteceğini huşu içinde anlattı.

“Ah ormanlık alandaki gölde yaşayan kadın! Onun öpücüğü derin bir kılıç yarasını bile dağlar, yine de kalbe işlemez. Keşke o da görünen bir yerde olsaydı. Mesela ben kalbimin dudaklarımda atmasını çok isterdim.”

Sözlerini bitirirken gözleri aşkla doldu ve ben sevgili dostumun aklını yitirdiğini düşündüm.

“Peki, ben yosun, deniz kumu ve midye kabuğunu nereden bulacağım?”

“Bende var. Vakti zamanında epey toplamıştım.”

Gerekli malzemelerden küçük bir bohça yapıp elime tutuşturdu, sonra şefkatle yanaklarımı okşayıp burnumun dibine kadar sokuldu.

“Eğer gerçekten unutmak istiyorsan sana bir tavsiye daha verebilirim ama biraz tehlikeli.”

“Nedir?”

“Canına kıyman gerek.”

“Ciddi misin? Bunu yapabileceğimi sanmıyorum.”

Müşfik sesiyle onayladı:

“Maalesef ben de.”

Onu derin yalnızlığıyla baş başa bırakıp ormana doğru yola koyuldum. Sık dişbudaklarla çevrili göl, ormanın ortasında suskun bir ağız gibiydi. Elime bir taş alıp fırlattım. Karanlık suda gittikçe büyüyen dalgacıklar oluştu ve ormanlık alandaki gölde yaşayan kadının duru yüzü suyun üzerinde belirdi. Seri kulaçlarla kıyıya yanaştı, çırılçıplak bedenini toprağa serdi ve saçlarındaki suyu sıktı.

“Bana ne getirdin bakalım?”

Bohçayı açıp içindekileri gösterdim. Burun kıvırdı.

“Neyse, idare eder. Şimdi sen de soyun.”

“Neden?”

Bu ilk kez duyduğu bir kelimeymiş gibi kaşlarını çattı ve uzun bir süre yüzüme baktı.

“E su çünkü. Göl. Anladın mı? Üstün ıslanır.”

Böylece utana sıkıla soyundum ve birlikte suya girdik. Elimden sertçe tutup beni dibe sürükledi. Gölün altı sessiz ve karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordum; üstelik nefesim de tükeniyordu. Bir terslik olduğunu düşünüp elimi çekmeye çalıştım ama ilginç şekilde çok kuvvetliydi. Git gide dibe batıyordum; göğsüm patlayacak gibiydi ve kulaklarım acımaya başlamıştı. Dayanamayıp ağzımı açtım ve çaresizce ölmeyi bekledim.

Hiçbir şey olmadı. Birden kendimi etrafa rengarenk ışıklar saçan taşların üzerinde, dev bir istiridyenin içinde buldum. Ormanlık alandaki gölde yaşayan kadın tam karşımda, kumla karışık bir yosun yığınında sere serpe uzanıyordu. Burada teni daha da beyazdı, üryan bedeni gizemli ve benzersiz bir inci gibi parlıyordu.

“Rahatça nefes alabilirsin. Ne kadar kalacaksın?”

“Bilmem. Ne kadar kalınabiliyor?”

“Unutacak kadar herhalde.”

“O zaman o kadar kalırım.”

Suyun altında zaman yoktu ve ben orada ne kadar kaldığımı kestiremedim. Sanki hep aynı anın içindeydim; engin bir boşluğa benziyordu. Kendimi onun kollarına bıraktım ve onun bir parçası oldum. Ne ileri ne geri giden o sonsuz an’ın içinde, ormanlık alandaki gölde yaşayan kadınla var oldum. Masallarını, ninnilerini dinledim. Sessizliğiyle bütünleştim. Kollarında uyudum. Saçlarını kokladım ve pamuk gibi tenine sarılıp ağladım. Kederime ortak olup dudaklarıma şifa öpücükleri kondurdu. Aklımı nefesiyle süpürdü ve içine kendi sesini, şarkılarını koydu. Ormanlık alandaki gölde yaşayan kadın bana nihayet Monika Rakseder’i unutturdu.

Yüreğimin ağırlığından kurtulmuştum. İçimde filizlenen taze yaşamla sudan çıktım. Ay tepedeydi. Kıyafetlerimi giyip ılık gecenin içinde keyifle yürüdüm. Ormanın sonuna geldiğimde şeytani bir dürtüyle aniden koşmaya başladım. Devasa bir ayçiçeği tarlasını boydan boya kat ettim. İrili ufaklı bir sürü tepeyi aştım. Nihayet aradığım şeyi bulduğumda nefes nefese kalmıştım. Heybetli cevizin altında her zamanki gibi sessiz bir neşeyle dans ediyordu. Yalnız ve mutluydu. Usulca yaklaştım; fakat ayağımın altında çıtırdayan bir dal onu uyardı. Bana nefret dolu bir bakış atıp ağacın korunaklı gövdesini kendine siper etti.

“Buradan gitmelisin çünkü seni sevmiyorum.”

“Ben de onu demeye geldim zaten. Ben de seni sevmiyorum. Çünkü seni unuttum.”

“İyi ya işte ne güzel! Gidebilirsin artık.”

“Baya keyfim yerinde yani. Aklımın ucundan bile geçmiyorsun.”

“Niye buradasın o zaman?”

“Nasıl unuttuğumu sana göstermek için. Dinlemek ister misin? Sonra çekip gideceğim.”

“Umurumda bile değil! Buraya geldin çünkü beni dans ederken görmek istedin. Çünkü sen beni hep bu cevizin altında dans ederken hatırlıyorsun. Bu hastalıklı hayale saplanıp kalmışsın. Oysa ben başka yerlerde ve başka şekillerde de dans edebiliyorum. Böyle ıssız ve yalnız bir tarlanın ortasında değil, insanların olduğu ışıklı yerlerde. Ve o insanların arasında sen yoksun!”

“Öyle deme ama. Bu cevizin altı sana çok yakışıyor.”

“Sana göre yakışıyor, sana! Burada senden başka kimse beni izlemiyor ki!”

“İyi de bu sana kendini özel hissettirmiyor mu?”

“Hiç de bile! Bu sadece sana kendini özel hissettiriyor, anlamıyor musun? Kendini kandırmaktan vazgeç artık! Ben seni sevmiyorum! Hiç sevmedim!”

Neden böyle olmuştu anlamadım. Bir anda kendime güvenimle birlikte kalbim de kırılmıştı. Yüzüne bakmaya zerre cesaretim yoktu. Arkamı dönüp utançla topukladım. Kan ter içinde kalana dek koştum. Son gücümle tırmandığım tepenin ardında karşıma minik bir köy çıktı. Kerpiç evlerdeki ışıkların çoğu sönmüştü. Meydanda bulduğum bir yalaktan kana kana su içtim. İçim yanıyordu. Sudaki aksime bakınca yüzümden perişanlık aktığını gördüm. Gözlerimi kapadım ve birinin beni bulmasını bekledim. İnsanın ulaşılmaz olana duyduğu zehirli arzuya yine yenik düşmüştüm. Monika Rakseder’i unutamamıştım.

Gözlerimi açtığımda kendimi bir köy evinin soğuk ve sert yatağında ateşler içinde yatarken buldum. Başucumda dişleri olmayan bir nine anlamsızca bir şeyler mırıldanıyordu.

“Pardon. Ne dediğinizi anlayamadım.”

“Vua eviyovdum.”

“Nasıl?”

“Vua vua…”

“Dua mı?”

“Hı hı.”

“Ölüyor muyum?”

“Ucuz kurtuldun. Ama az kalsın cavlağı çekiyormuşsun.”

Kemiklerim sızlayarak acı içinde yatakta doğruldum ve ayakucumda oturan adamı gördüm. Donuk bakışları yatağın yanı başındaki yer sofrasında, elinde havanla bir şeyler döven kadının kalçalarına sabitlenmişti.  Önemli bir şeye bakıyormuş gibi kıpırtısızca izliyordu.

“Şimdi şunu iç de gör bak, nasıl dinçleşiyorsun.”

“Teşekkürler. Demek aşk yüzünden tahtalıköyü boyluyordum ha? Beni bulmasaydınız sonum fenaymış.”

“Aşk mı? Sabaha kadar ayazda yatmışsın çocuk. Maazallah havale geçirebilirdin.”

  Kadın ayaklanıp yanıma gelince adamın bakışları yer sofrasında asılı kaldı. O zaman onun kör olduğunu anladım.  Bana içindeki gri ve yoğun karışımdan leş kokular yükselen bir kase ve tahta bir kaşık verdiler. Midem kaldırdıkça içmemi tembihlediler. Sonra kadınlar bir cenaze sessizliği içinde evden ayrıldılar ve kör adam sandalyesini yanıma çekip oturdu.

“İç haydi iç. Demek aşık oldun ha?”

Ben zoraki bir iki kaşık içerken adamın ölü bakışlarına canlı bir parıltı yerleşti ve sabırsızca dizlerine vurmaya başladı.

“Bunu bitirmesem olur mu?”

“Siktir et sonra içersin. Sen şimdi de bana hele nasıl bir sevdaya düştün? Anlat haydi.”

“Kara sevda diyebilirim.”

“Bilmez miyim! Hepsi öyledir.”

“Kalp şeklinde bir yüzü ve dalgalı saçları var. Konuşurken ağlamaklı gibi oluyor ve çok güzel dans ediyor. Yine de ben hayalini kendisinden daha çok seviyorum. Sanırım…”

“Gözünü kör etmek böyledir işte! Bilsen nasıl da anlıyorum seni! Aşka gözle bakılmaz çocuk, ben sana diyeyim.”

“Siz de çok sevmişsiniz. Belli oluyor.”

Kör adam keyifle gülümsedi, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Tekrar açtığında bakışları duvarda bir noktaya sabitlendi; nemli ve çaresizdi.

“Olmuştu bir şeyler. Ona görmeden sevdalanmıştım.”

“Affınıza sığınarak bir şey sorabilir miyim?”

“Elbette.”

“Göz görmeyince gönül sahiden de katlanıyor mu?”

“Bak bunu hiç düşünmemiştim çocuk. Ama şu diyeceğimi iyi belle. Bir yıldıza gözünle baktığında onun ışığını görürsün, burayla baktığında ise yalnızlığını.”

Titrek elini şap diye alnıma indirdi.

“Pardon.” – Bir süre elini yüzümde gezdirip sonunda aradığı yeri buldu. İşaret parmağıyla göğsüme usulca dokundu.

“İşte tam burası!”

Sonra kör adam sandalyesinden dikkatle kalktı ve bana istirahat etmemi söyledi. Sağa sola çarparak ilerledi ve nihayet kapıya ulaştı; çıkmadan son kez omzunun üstünden benimle konuştu:

“Aşk kibirli ve bencildir çocuk. Ona tapmadığın tek bir gün için sana türlü eziyetler çektirir. Yine de şeker kamışına en çok benzeyen günah odur.”

Üç gün üç gece yataktan çıkamadım. Kendime geldiğimdeyse bir süre daha o köyde kalmaya karar verdim. Buranın insanları pek konuşmuyorlardı ama beni çok güzel ağırladılar. Onlarla birlikte tarlaya gidip çalıştım, her akşam birine misafir oldum, her gittiğim evde bana el yapımı şarap ve köy tavuğu ikram edildi. Her cuma ahaliyle birlikte camiye gidip hocanın vaazlarını dinliyordum; sonra köyün erkekleriyle birlikte kahvede oturup sessizce çay içiyorduk.

         Günler böyle sakin bir tevazu içinde geçip giderken bir gün, kör adam köy meydanının ortasına usulca yığıldı. Yardım için yanına gittiğimizde, yattığı yerden hepimize sırayla bakıp haince sırıttı:

         “Görüyorum orospu evlatları!” – Ve son nefesini verdi.

         Cenazesine katılanların çoğu bunca yıldır kandırıldıkları için huzursuzlardı. Hakkını helal etmeyenler oldu. Ben ettiğimi söyledim. Ufak bir heyet toplandı ve mezar taşına ne yazılması gerektiğini tartıştılar.  Sonunda ‘görüyormuş’ yazılmasına karar verildi. Bunu tüm ahali onayladı.

         Gece yarısı herkesle helalleşip evime dönmek üzere köyden ayrıldım. Dönüş yolu uzundu, belki de ben yavaş yürüyordum. Her şeye rağmen ruhum dinç ve vakurdu. Ayın parlak ışığı altında, gecenin sessizliğinde yürürken son zamanlarda başımdan geçenleri ve Monika Rakseder’i düşündüm. Tuhaf şekilde güzeldi. Acı çekmek kadar acıyı hatırlamak da güzeldi; ama en güzeli acıyla dans etmekti. Bu sonuncusu insana kendini zırhsız bir şövalye gibi hissettiriyordu.

         Mahallenin kokusu değişmemişti; ıslak ve çürük mobilya gibiydi. Şafak çoktan sökmüştü, yorgunluktan ölüyordum ama eve hemen gitmek istemedim. Şefkatten yoksun yatağımı hiç özlememiştim. Yolumu değiştirip irili ufaklı çamların olduğu parka yürüdüm. Süs havuzunun karşısında boş bir bank bulup oturdum. Havuzun suyu uzun süredir temizlenmemişti; içi çer çöp doluydu. Minik bir kurbağa sudan çıkıp çimlerin arasına karıştı, gözkapaklarım ağırlaştı ve kendimi uykunun kollarına bıraktım. Rüyamda 19. yüzyılda gotik bir şatonun kontu olduğumu gördüm. Atımın üstünde köyün içinden çalımla geçiyordum. Halk beni selamlıyordu; Monika da aralarındaydı, sefil bir köylü kızıydı ve hayranlıkla beni izliyordu.

         “Evlat! Uyan!”

         Gözlerimi açtım. Karşımda bir adam hırsla yakalarıma yapışmış çekiştiriyordu. Düşün etkisinden kurtulduğumda onu tanıdım: Üst katta oturan geniş omuzlu yalnız adamdı bu. Yaz kış kahverengi kadife bir ceket giyerdi. İyi niyetli, güler yüzlü bir komşuydu ve kendisine efendim diye hitap edilmesi hoşuna giderdi.

         “İyi misin evlat?”

         “İyiyim efendim. Uyuyordum.”

         “Öyle mi? Öldüğünü düşünmüştüm. Neyse ki…”

         Yanıma oturdu ve bacak bacak üstüne attı. Ceketinin cebinden kırmızı renkte bir çikolata paketi çıkardı.

         “İster misin?”

         “Sağ olun efendim.”

         Paketi açıp iştahla ısırdı.

         “Uzun zamandır yoktun.”

         “Biraz uzaklaşmak istemiştim.”

         “İyi yapmışsın. Burası hep yağışlı, insan bazen güneşi özlüyor. Öyle bir yere mi gittin?”

         “Aslında hava nasıldı hiç hatırlamıyorum.”

         Cebinden yeni bir çikolata paketi çıkardı ve yine iştahla ısırdı.

         “E anlat bakalım. Unutabildin mi bari? Son görüştüğümüzde hayli yitiktin. Gerçi hala öylesin.”

         “Öyleyim efendim.”

         “Unutamazsın demiştim.”

         “Sanırım haklısınız efendim.”

         “Sana yıllar önce yaşadığım fırtınalı aşkın öyküsünü anlatmamı ister misin?”

         “Zaten birkaç defa anlatmıştınız.”

         “Öyle mi? Bence tekrar anlatsam iyi olur. Belli ki hiç ders çıkarmamışsın.”

         Yeni paketi bir çocuğun neşesiyle açtı ve anlatmaya başladı.

***

Üst Katta Oturan Geniş Omuzlu Yalnız Adamın Aşka Dair Tuhaf İnancı

         Üst katta oturan geniş omuzlu yalnız adam, kızıl saçlı bir fahişeye sırılsıklam aşıktı ve ona bir türlü kalbini açamıyordu. Çünkü kızıl saçlı fahişe dar omuzlu ve evli adamlarla birlikte olmaktan hoşlanıyordu; bu ona paradan daha mühim bir haz veriyordu. Geniş omuzlu yalnız adam her gece Tanrı’ya isyan ediyordu: Neden evli değildi ve neden geniş omuzları vardı? Birçok kez kızıl saçlı fahişenin ayaklarına kapanmak, sadece bir kez öpebilmek için gözyaşları içinde ona yalvarmak, evini barkını onun üstüne yapmak, onun için varını yoğunu satmak gibi şeyler düşündü. Ama geniş omuzlu yalnız adam gururluydu da. Bu yüzden aşkını kalbine gömdü ve kızıl saçlı fahişenin olmadığı bir hayata alışmaya çalıştı. Kendini çikolataya verdi, her Allah’ın günü çeşitli çikolatalarla gönlünü avutuyordu. Çikolata gönül yarasına iyi geliyordu, günde on pakete yakın yiyordu. Bir gün, şimdi birlikte oturduğumuz bankta, kendinden geçmiş bir halde çikolatasını ısırırken karşı bankta oturan kızıl saçlı fahişenin onu hayranlıkla izlediğini gördü. Kalbi ağzına geldi, ölecekti nerdeyse. Ama gördükleri gerçekti. Kızıl saçlı fahişe yanına gelip oturdu ve geniş omuzlu yalnız adama aşkla baktı. Dedi ki ben çikolata yiyen erkeklerden çok hoşlanırım. Geniş omuzlu yalnız adam da ben sizin evli ve dar omuzlu erkeklerden hoşlandığınızı sanıyordum dedi. Kızıl saçlı fahişe ise evet ama böyle bir zaafım da var dedi ve ekledi: Lütfen sevişin benimle öpüşün, hemen şimdi, bu bankta. Hikayenin tam burasında geniş omuzlu yalnız adamın anlaşılmaz gururu devreye girdi ve kızıl saçlı fahişeye küçümser bir tavırla dedi ki ne istediğinize karar verin lütfen. Evli ve dar omuzlu erkekler mi yoksa çikolata yiyenler mi? Ben sizi sırf kızıl saçlı bir fahişe olduğunuz için seviyorum. Sizin gibi ikiyüzlü değilim. Geniş omuzlu yalnız adam bunları söyledi ve lafını yememek adına kızıl saçlı fahişeyi hayretler içinde bırakıp derhal oradan uzaklaştı. Sonraki günler geniş omuzlu yalnız adam hep bu bankta çikolatasını yedi ve kızıl saçlı fahişe karşı banktan bir meczubun aşık gözleriyle onu izledi.

***

         Şimdi yine karşı bankta oturmuş pür dikkat üst katta oturan geniş omuzlu yalnız adamın hareketlerini izliyordu. Kızıl saçları dağınık ve bakımsızdı. Perişan haldeydi, ağzının kenarında salyalar birikmişti.

         “Açıkçası bu hikayeden pek bir ders çıkaramıyorum efendim.”

         “Hiç mi?”

         “Yani hemen karşınızda duruyor. Neden gidip sarılmıyorsunuz anlamıyorum. Artık onu sevmiyor musunuz?”

         “Tam tersi evlat, ben onunla bu halimizi seviyorum. Ona kavuşmayı değil, ona aşık olmayı seviyorum. Anladın mı?”

         “Pek sanmıyorum efendim. Kavuşsanız güzel olabilirdi. Yine de siz bilirsiniz.”

         İki deli sevdalıyı orada, aralarındaki yirmi adımlık mesafe ve paylaştıkları suskun zamanla yalnız bırakıp sokağın aşağısından yollandım. Nereye gittiğimi ya da gideceğimi bilmiyordum. Öylece yürüdüm. Açlıktan midem kazınıyordu. Yolun karşısındaki yemeklerini sevdiğim lokantayı hatırladım. Işıklarda durdum ve yeşilin yanmasını bekledim. Hemen yanımda annesinin elinden tutmuş küçük bir kız çocuğu paltomu çekiştirdi.

         “Bak ne güzel di mi? Ben de büyüyünce öyle yapıcam.”

         Minik parmağıyla yukarda bir yeri işaret ediyordu. Başımı gri gökyüzüne kaldırdım ve onu gördüm. Uzun bir direğin tepesindeki ışıklı reklam panosunda, devasa bir afişin içindeydi. Üzerinde çiçekli bir entari vardı ve her zamanki kayıtsızlığıyla dans ediyordu. Saçları yüzünü örtmüştü, yalnızca gülüşü ve fındık burnu açıktaydı. Afişin üzerine kocaman harflerle şöyle yazılmıştı: Dans etmeyi seven kadın bu gece ışıklı kulüpte dans ediyor! Bu muhteşem ve büyülü dans şovunu kaçırmayın!

          Kendimi kandırmakla zaman kaybetmeyip doğruca ışıklı kulüp denen yere gittim. Şık ve pahalı bir mekandı. Köşede bir masaya oturup bir kadeh şarap sipariş ettim. Bir müddet sonra tüm ışıklar söndü ve sahne aydınlandı.  Hoparlörden coşkulu bir adamın sesi duyuldu:

         “SEVGİLİ KONUKLAR! BİLİYORUM SİZİN İÇİN HEYECANLI BİR BEKLEYİŞ OLDU! AMA NE DERLER BİLİRSİNİZ! SABRIN SONUNDA CENNETİN KAPILARI SAKLIDIR! HA! ÖYLE DEĞİL MİDİR? NİHAYET KARŞINIZDA DANS ETMEYİ SEVEN KADIN! KUVVETLİ BİR ALKIŞ!”

         Mekanda camları titreten kuvvetli bir alkış koptu. Şarabı içerken ellerimin de titrediğini fark ettim. Boğazıma efkarlı bir yumru geldi oturdu. Midemden yüreğime bir sıcaklık yükseldi ve gözlerim doldu. Dans etmeyi seven kadın için derin bir nefes aldım.

Ve bekledim.



Ekin Gökgöz



Ressam: Marc Chagall

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir