Mart 29, 2020
Maden-Ocağındaki-Kanarya-Metin-Arslan-merdiven-altı-yazar

Maden Ocağındaki Kanarya – Metin Arslan

Conroy Maddox

İbrahim’in yüzünü görmenizi çok isterdim. Sivrilen çenesiyle 5’lik bir tel çiviyi rahatça kıyaslayabilir; çivinin daha duygusal bir gösterge olduğunu düşünebilirdiniz. 2 liralık mazotu kalmış arabasıyla tekinsiz sokaklarda dolaşıyor şimdi. Her sokak girişinde, dönüşünde dikiz aynasından arkaya bakıyor. Onu tanıyanlar paranoyakça bir davranışın içinde debelendiğini düşünebilir ama İbrahim için geriye bakmak varlığıyla eş değerdir. Nadi de İbrahim’in gözlerindeki yansıtma merakına çok anlam veremiyordu.  ‘’Biliyorum alışkanlığın bu senin… Polis olduğun için değil mi? Ama sen yoldan çok dikiz aynasına bakıyorsun.’’ İbrahim yine sessiz kalmıştı. Dikiz aynasından Nadi’ye bakmıştı. Halbuki Nadi yanındaydı. Bir aynaya ihtiyaç duymadan gözlerine bakabilirdi. İbrahim sokağın sonundan caddeye açılan dönemeçe geldiğinde yan koltuğuna baktı. ‘’Şimdi anlıyor musun İbrahim?’’ Düşünürken bile kendisinden başkası gibi bahsederdi. Kendisini bir yabancı, tanışmak istemediği bir insan gibi görürdü. ‘’Çok değil birkaç saat önce ölümden döndün. Hiç umurunda değil. Kimsenin umurunda değil.’’

‘’Annem kanlı canlı karşımda… ama ben niye ölmüş gibi hissediyorum? Nefes alıp verdiğini görüyorum, duyuyorum.’’ Menekşe’nin annesiyle arasında 3 karışlık bir mesafe var ama annesinin anlattığı hiçbir şeyi duymuyor. Söz gelimi bir tablo olduğumuzu düşünsek ve onlara baksak, Menekşe annesini dinliyor deriz. İnsan beyni ne tuhaftır yanı başında oluşan kelimeleri, sesleri öteleyip kendi dünyasına dalabiliyor. Ortalama bir insan yüzüne bile büyük gelecek gözleri var. Gecenin karanlığında köyü tedirgin eden bir baykuş gibi düşünebilirsiniz onu. Menekşe annesini baştan aşağı süzüyor. ‘’Benzemiyoruz aslında.’’ Annesinin uzuvlarına baksa kendisini kandırdığını anlar ama gözlerine bakıyor. Gözlerimiz benzemiyor diye düşünüyor. ‘’Gözlerimiz benzese benim ne yaşadığımı görürdü..’’ Annesinin uzattığı kahve fincanına baktığında hatırlıyor ölümünü. Kısmet evleneli daha 1 hafta olmuş. Makarnanın sosunu hazırlarken annesi makarnayı süzgeçten geçiriyordu. Koca 26 yıl boyunca hiç aklına gelmemiş soru bir anda aklına geliyor. ‘’Anne, siz babamla nasıl tanıştınız?’’ Menekşe’nin annesi hiç ama hiç şaşırmıyor bu soruya. Sanki her gün bu soruyu cevaplıyormuş gibi bir sakinlikle anlatıyor. Kahve falında gördüm diyor. Kısmet hikayenin gerisini dinlemiyor bile. İçinde ne yaşadığını bilemiyoruz.

‘’Aile içi şiddet vakası.. Yakın birimlerin olay yerine intikal etmesi bekleniyor.’’ İbrahim sıklıkla insan olduğunu unutup polis olduğunu hatırlıyor. Telsizden her duyduğu anonsla teşkilattaki ilk günü flaşlar halinde patlıyor beyninde. Amiriyle ilk cinayet olayından sonra bir çorbacıda mesaiyi bitirmişler. Amiri az mercimek istiyor. Sepetten aldığı ekmeği küçük parçalar halinde çorbanın üzerine dökerken ‘’İbrahim…’’ diyor. ‘’Bu teşkilat sana ne verir bilmiyorum ama senden çok şey alacak, bilesin…’’ Amiri için bu cümle, çorbanın üzerine ekmek doğramak gibi basit ve hayatın içinden… İbrahim çorbayla birlikte yumuşayan, başka bir forma dönüşen ekmek parçalarını düşünürken sokak tabelasını görüyor. İhbarın geldiği adresten geçiyormuş yolu. Kafasını sağa çevirince apartmanı görüyor. Ani bir frenle durunca giriş kattaki camekanlı pencereden evin içini görüyor. Yerde yatan bir adam var. İbrahim, adamın sadece kellesini görüyor. Açı-karşı açı: İbrahim’in baktığı yerden adamın vücudu yok. Adamın baktığı yerden bilmediğimiz bir sessizlik, karanlık… İbrahim araçtan indiği gibi hemen apartmana giriyor. İçgüdüyle alakalı her şey. Bir eli silahında. Hafif aralık olan evin kapısından içeri giriyor. Kısa koridordan geçerken mutfaktan gelen fokurdayan demliği duyuyor. O sesi bilirsiniz. İbrahim’in içgüdülerinden birisi daha. Cinayet mahallinin bir ev olduğunu düşünürsek cesetten önce eve bakarken bulursunuz onu. ‘’İnsan evini yaşamak için değil saklamak için kurar.’’ İbrahim koridordan geçip salona geçince adamın yekpare halde yerde yattığını görüyor. Adamın yatış pozisyonu, vücut kıvrımları solucanı andırıyor. Adamın yanına eğilmesiyle kafasına aldığı darbe arasındaki zaman farkı elinde tencere olan suçlu için tedirginlikten doğan bir kurtuluş anıymış. İbrahim bu duygunun ne demek olduğunu yıllar sonra anlayacaktı.

Karafatmanın üzerine doğru geldiğinin farkında değildi Menekşe. Elinde tuttuğu bıçağa el sallamayı öğrenen bebekler gibi bakıyor. Hayatının dibinden tortuları çıkardığı derin bir bakış bu. Dünyadaki yerine bakmadan çok büyük hayaller kurmasaydı daha mutlu olabilirdi. Her şeyin kendi için olduğunu düşünüyordu. Bazı insanlar… Bir kelebeğin kanat çırpmasından rüzgar çıkarıyorlar ve o rüzgarla koşmaya çalışıyorlar. Daha 17 yaşındayken kurduğu hayalleri hiçbir insan tahayyül bile edememiştir. Oyun sanıyordu ya o yaştan sonra dizlerini eskitmeye başladı. Her şey başlamadan 2 saat önce veyahut her şey bitmeden 2 saat önce diyelim; şair olmayı hayal etmişti. Son hayalinin ihtimaller dahilinden kötü talihe rastlaması yaşadığı 11 bin 288’inci güne denk geliyor. Yemek masasının altına saklanmış put gibi bekliyor. Ruhunu azraile sunan cellat gibi bekliyor. Bir adamın izi karafatmayı eziyor. Menekşe’nin yemek masasının altından çıkışı, masanın üstünden tencereyi alması, tencereyle adamın kafasına vurması… Kendisine sorsanız zamanla da açıklayamaz. Can havliyle, diyebilir sadece. Adamın aldığı darbeyle yere düşmesi Kısmet’in gerçekliğe açılan kapısı oluyor. O kapıdan dışarı kaçıyor. Hiç durmadan koşuyor. Onu görenler gölgesiyle bayrak yarışı yapıyor sanıyorlar. Her adımdan neyden, kimden kaçtığını hatırlıyor. Annesinin çeyiz sandığının üstüne koyduğu cezveden, uç vermiş beyazlarından, özlemi rüyalardan dilenen fakirliğinden, balkondan silkelediği masa örtüsündeki son kırıntıdan, beyaz halısını kirleten küllerden, kapının kulpuna astığı ekmek poşetlerinden, uyutmayan sokak lambasından… Her şey Menekşe’nin anlamıyla var oluyordu.

                      ’İbrahim… Ben kuyuda büyüdüm. Mavilerden geçen elbiselerim olmadı. 5 yaşımdayken tanısaydım seni. Yanıma gelseydin, seninle oynamak istiyorum deseydin; en güzel misketlerimi sana verirdim. Seninle göz göze geldiğim o anı hatırlıyorum. Bir şeytandan geriye kalandım ben. Beni o cehennemden çıkarmak için çok uğraştın. Sen söylemedin ama parmak uçlarındaki acıyı hep hissettim. Çünkü sana her baktığımda, bir insan nasıl bu kadar güçlü olabilir diye düşündüm. Bazen bir sarmaşık olduğunu düşündüm. Bazen de su… Hastane penceresinden gelişini izlemiştim bir kere. Sırtında palto, belinde silah, kemerinde rozet… Buğulu camın üzerinden bir çizgi çekmiştim. İnanır mısın yürürken hiç o çizginin dışına çıkmadan hastaneye yürüdün. Benim hangi odada olduğumu, hangi pencereden sana bakacağımı biliyordun. Hep bildiğim yoldan geldin sen İbrahim. Şimdi benim bilmediğim bir yola gitmem lazım. Geçmişte kalsın diye çok ağladım ama gözümün önünde kaldı. Arkamdan gelmek için bir dakika bile düşünmezsin biliyorum. Ben senin güzelliğini uzaktan izleyeceğim. Beni güzelliğinden mahrum bırakma.’’

Biri yerde biri gökte

Çok koşmuş kaldırıma oturmuş nefesi su lağıma gider

İnşaat boşluklarını doldurur dizginlenmemiş saçları

Tesadüf bakmış gökten düşmek üzere mor çiçekler

Okumuş düşüngü hayalmiş hırlayan ayrıksı dişleri

Biri koşar biri gökte

Bir el uzatmaktan aciz mi merdivenlerden uçar

Önce ellerini bırakacak hiç doğru yürümemiş ayakları

İhbar biriktirmiş her geceden sözünde es var

Sonra kendini balık sandı düşmekten beter dizleri

Biri gökte biri yerde

Bakmak nedir genzine kaçan keşkeler kadar

Kan birikmiş kokusundan anlaşılmaz kimsesiz morgları

Eyleme söz geçiremez düşününce hoşçakal da var

Korkuluk betonda ezilir de kopmaz püskülleri

İbrahim gönlünü kim kırdı biliriz

Menekşe gönlünü kim itti biliriz.




Metin Arslan

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: