Benim Kederli Manzaram – Ekin Gökgöz



Yaz geldiğinde yeşil tepeciklerden birine çöreklenir, gündöndüleri seyrederdik. Kimi zaman, cılız bir meltem estiğinde, kendi aralarında fısıldaşırlardı. Onları izlerdik. Merhametle bakarlardı. Bir gün, ölü, yavru bir kedi bulduk. Uyuduğunu sanıp kucağımıza aldığımızda anlamıştık. Simsiyahtı. Onu gündöndülerin arasına gömdük. Çocuk aklımızla gündöndülerin, kedinin ölü ruhunu dirilteceğini düşünmüştük. Öyle canlıydılar ki… Sonunda, yanıldığımızı fark ettiğimde, bir daha o tepeye gitmedim. Nedendir bilmem, bir şeylerin ters gideceğini sezinlemiştim. Sanki oraya gidersem başka ölümlere de şahit olacaktım. Sanki o gündöndülere bir daha bakarsam sevdiklerime zarar gelecek ve benim inayetle dolu minicik kalbim kırılacaktı. Ben de, o çok sevdiğim gündöndülere, sırtımı çevirdim. Hayatımın terütaze, güneşli anılarını anımsamak istediğim gibi saklamanın tek yolu bu gibiydi. Daha o zamanlar, sol yanımda yürek yerine gülle taşıyordum. Sanırım bazı ruhlar yaşlı doğarlar. 
“Baba…” 

Mazlum öldüğünde on üçündeydi. Ahırda uyuyakalmıştı. Söz olmasın diye Perihan’la orada buluşurlardı. Ertesi gün birlikte gündöndüleri izlerken, bana at boku solumanın bir süre sonra sinirlerini uyuşturduğunu ve Perihan’ın dudaklarının pamuk kadar yumuşak olduğunu anlatırdı. Bütün bunları bir tek ben biliyordum. Sonra sigarasını yakardı. On yaşında başlamıştı. Canına kıyan da yine bu yirmilik tabut çivisi olmuştu. Ahırda yangın çıktığında sevdası henüz yarım senelikti Mazlum’un. “Sevdi ve öldü” dediler ardından. Perihan çok gözyaşı döktü. 

“Baba… Yağmuru duyuyor musun?” 

“İlerideki karanlığa bak. Hala uzakta sayılır. Ama kötü yağacak.”

Kuyudan ilk ayakları çıkmıştı. Çırılçıplaktı. Sonradan, gündöndülerin arasında buldukları zambak rengi entari her ne kadar kana ve toza toprağa bulanmış olsa da, onun olduğunu anlamışlardı. Yüzü ezilmişti. Burnu içine göçmüş, dişleri dökülmüştü. Çürümüştü. “Daha kötüsü” demişti, bir keresinde. Mezarlıkta yürüyorduk. “Onun hatırasını güç bela yaşatacak kadar yaşlandığımı fark ediyorum. İnsan yirmisinde kocamışsa ne diye yetmişini beklesin? Bundan beteri çürümektir.” Mezarlığın yolunu boydan boya kaplayan ve ayaklarımız altında çıtırdayan güz yapraklarından farksızdı. Dokunsam dalından kopacak ve toprağa dökülecekti. Dipsiz, karanlık bakışlarından oldum olası hazin bir vakar damlıyordu. Onu hep öyle hatırlıyorum. Dudakları, boşluğa anlatır gibi ifadesiz; yüz hatları bir şeylerin sona ermesini diler gibi bitkin. Otopsiden sonra öğrenmiştik. Önce başını bir taşla yarıp derede boğmuşlar, ardından tecavüz etmişlerdi. Ayrıntıları bilmek sancılıydı. Köyden biri gidip jandarmaya teslim olduğunda, ellerini ve ayaklarını ayrı bağladıklarını itiraf etmişti. Köy halkı huzursuzdu. Kanımız donmuştu. Diğerini, bir gece yarısı kaçarken yakalayıp köyün meydanında asmışlardı. Pantolonu çıkarılmıştı. Çükünün yarısı yerdeydi. Şafak vakti tüm ahali suskun bir nefretle boşlukta sallanan adamı izliyorlardı. Babamla birlikte ben de ordaydım. Gün ağardığında, kahveden birer çay alıp kaldırıma oturmuştuk. O zaman ağlamıştım. 

“Ne kadar oldu?” 

“Bilmem. Yirmi seneden fazla…” 

“Ayçiçekleri hala duruyor.” 

“Onlar hep ordalar.” 

Yeşil tepeciklerden birinde yan yana duruyoruz.Gökyüzü sarmaş dolaş. Gündöndüler altımızda sere serpe uzanıyor. Fotoğraf makinemi kılıfından çıkarıyorum. Babamı gündöndüler arkasında kalacak şekilde konumlandırıp fotoğrafını çekiyorum. Neden yalnızca onları çekmediğimi soruyor. Omuz silkiyorum. Yağmur başlıyor. Yol kenarına park ettiğimiz arabaya vardığımızda ikimizde donumuza kadar ıslanıyoruz. Babam şehre dönmeden önce köy kahvesine bir uğrayıp çay içmeyi öneriyor. Eskilerden kimler kalmış bir görelim, diyor. Başımla onaylıyorum. Kahveye girdiğimizde tek bir tanıdık yüze rastlamıyoruz. Ben çayları söylüyorum. Babam ellerini ovuşturuyor ve ıslak saçlarında gezdiriyor. Çaylar geldiğinde fotoğraf makinesini işaret edip kahveciden ikimizin fotoğrafını çekmesini rica ediyor. Eskiden bu köyde oturduğumuzu söylüyor. Nereye basacağını gösterip makineyi adama uzatıyorum. Çekiyor. Babam fotoğrafa bakıp kaşlarını çatıyor. Bir kez daha çekmesini söylüyor. Kahveci usançla makineyi yeniden eline alıyor. Gülümsüyoruz.  
  
                                                                                              Ekin Gökgöz 
                                                                                              17.07.2015 
                                                                                             Üsküdar 
  
   
Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: