Mayıs 31, 2020
bilekten-kalbe-ekin-gokgoz-merdiven-alti-yazar

Bilekten Kalbe – Ekin Gökgöz

What is to give light must endure burning.

Viktor Frankl

Mazlum’u görseydiniz yüzündeki kederi sabunla yıkamak isterdiniz. Düş kırıklığının katıksız sureti gibiydi zavallı. Dalından kopup yere düşen her şey için iç çekerdi.

Onu kaç kez kez köy mezarlığının duvarına yaslanmış ağlarken gördüm. Eğik bir mezar taşından farksızdı.  Sonra akşamları kahvede köşeye çekilmiş hıçkıra hıçkıra ağlarken gördüm. Kimsenin umrunda değildi. Ayçiçeklerinin ortasında yüzünü güneşe dönmüş ağlarken gördüm onu. Ve başka bir gün ardıçın gölgesinde ellerini dizlerine vura vura ağlarken gördüm. Kuşlar neşeyle ötüyorlardı ağacın dallarında. Onu bir elektrik direğinin tepesinde ağlarken bile gördüm. Yaz akşamının tatlı pembeliğine bürünmüştü bütün köy, insanı kucaklayan taze bir meltem esiyordu. Nasıl bir yaraydı onu böyle inleten?

Bir gün sordum ona. Sen dedim, çelimsiz bir saka kuşu gibisin. Ne zaman görsem ağlıyorsun. Niye asık gönlün?

Bana hayretle baktı. Sonra cebinden bir zeytin çekirdeği çıkarıp uzattı.

Bunu görüyor musun? Baksana şuna, ufacık kalmış. Solmuş.

Çekirdeği avucuma bıraktı ve birden boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Can çekişiyordu sanki. Gözyaşları yüreğime dolmuştu. Onu teselli edecek bir şeyler düşündüm ama sırtını sıvazlamaktan başka şey yapamadım.

İyice sakinleşince başını omzumdan kaldırdı ve perişan halde bana baktı. Sapsarı saçları gözünün mavisine gölge düşürmüştü.

Annem yeşil zeytini çok sever. Bütün gün yiyip durur bu zavallıları.

Alt tarafı bir zeytin için niye bu kadar üzülüyorsun?

Öyle deme. Ölen her şey buruşur, bükülür. Minicik kalır. Şu çekirdeğin yalnızlığına bir bak. Ateşler içinde bir bebek gibi ağlıyor resmen.

Sonra parmaklarımı çekirdeğin üzerine kapattı.

Şunu gözümün önünden çek lütfen. Baktıkça içim acıyor.

Gözleri tekrar dolmuştu. Çekirdeği hemen cebime koydum.

Takma kafana benimki hastalık. İnsanlar bir şekilde nefret etmenin yolunu buluyorlar. Çiftçinin teki bir yaban domuzunu rahatlıkla öldürebiliyor. Çünkü tarlasını talan ettiğini söylüyor. Bense ne zaman yol kenarında bir domuz leşi görsem bir hafta evin çatısında ağlarım.

Elimi minnetle sıkıp arkasını döndü ve köye giden patika boyunca burnunu çeke çeke yürümeye başladı. Bir nokta halini alana dek arkasından baktım.

Sonraki günlerde Mazlum’un bu acıklı hali köydeki herkes gibi benim için de sıradanlaştı. Onu ne zaman kahvede ya da kaldırıma oturmuş ağlarken görsem veya bir ağacın tepesinde yürek paralayan feryatlarını duysam sessizce selam verip geçiyordum. Biliyordum ki kahvede kırılan bardaklar için ağlıyordu. Biliyordum ki kuşlar için, mezardaki ölüler için, yere düşen çocuklar ve düşen, kırılan, kopan, dağılan her şey için ağlıyordu Mazlum. Doğrusu benim için köydeki herhangi bir deliden farksızdı artık. Belli ki acı çekmek için doğmuştu, kara bir talih gibi taşıyacaktı sırtında bu acıyı.

Bir gece yarısı camları titreten bir çığlıkla uyandım. Bütün köyün ışıkları yanmıştı. Bakmaya gittiğimde köy meydanında toplanan ahaliyi gördüm. Mazlum yerde yatan siyah bir atın üstüne eğilmiş ağlıyordu. Atın dili dışarı çıkmıştı. Anası Mazlum’un yakasından ısrarla çekiştiriyordu ama o atın boynuna sarılmış bırakmıyordu. Tüm ahali kayıtsızca onları izledik. Atın sahibi bile Mazlum kadar üzülmedi.

Ve sonra olanlar oldu. Köydeki atlar sebepsiz yere ölmeye başladılar. Her gün iki üç at olduğu yere yığılıp kalıyordu. Sonunda ahali topluca yedikleri bir şeyden zehirlendiklerine karar verdiler. Mazlum ise her gece ayın altında canhıraş çığlıklarla ağladı. Bir çilekeşin sancılı ritüeli. Alışmıştık. Ezan sesinden farksızdı.

Onlarla koşuyordum diye haykırıyordu. Onlarla birlikte koşuyordum!

Köydeki son at da öldüğünde Mazlum’u artık görmez oldum. Uzun zamandır kahveye uğramıyordu. Onu ne mezarlığın duvarlarında ne de ağaçların tepesinde bulabildim. Kulak kabartıp uzaklardan hüznünü duymayı bekledim. Köyün gözyaşları dinmişti anlaşılan. Evine bakmaya gittiğimde anası kapıyı sevinçle açtı. Bana Mazlum’un nihayet kurtulduğunu söyledi. Kadının gözleri yaşamla dolmuştu. Onu nerde bulabileceğimi sordum.

Baktığın her yerde evladım dedi.

O günden sonra etrafımda olan bitene daha dikkatli baktım; rüzgarda salınan, güneşte parlayan, bulutlardan düşen, toprakta yeşeren her şeye. Kahvedeki her çay bardağını avucumun içinde tuttum. Mezar taşlarının arasından yürüdüm. Tarlaya dalıp gündöndülere dokundum. Köpek sürülerinin peşlerine takıldım. Bülbüllerin şarkılarını dinledim. Ne yaptıysam Mazlum’u bulamadım.

Bilmiyorum. Belki öylece yok olup gitmiştir. Ama yüreğinde taşıdığı elemi bir hastalık gibi bana bulaştırdığına eminim. Bazı geceler içime doğru büküldüğümü hissediyorum. Aniden göğsüm şişiyor ve ağlıyorum. Hem kimseye diyemesem de bir şeyi görmezden gelemem. Bazen masaya bıraktığım zeytin çekirdeklerinin belli belirsiz kıpırdadığını hissediyorum. Yediğim her zeytinin çekirdeğine yakından baktım. İki parmağımın arasında titriyorlardı sanki. Onlardan bir avuç kadarını tezgaha koyup dinledim. Vızıltıları duyulmayacak gibi değildi.

İnsan bazı şeyleri diliyle konuşamıyor. Sanırım gözyaşları bunun için var.

İşte, yine geliyor.



Ekin Gökgöz

Sosyal Medyada Paylaş
  • 1
    Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: