Mart 29, 2020
yok-olan-seylerin-duvardaki-golgesi-ekin-gokgoz-merdiven-alti-yazar

Yok Olan Şeylerin Duvardaki Gölgesi – Ekin Gökgöz

Dövüştüm,

Tanrılar meydanında,

Ölümle el ele.


Anonim

         Yüzleşmek kor ateşten bir dağı tırnakla kazımaya benziyor. İnsan böyle şeylerle sınanıyor işte. Keşke koca evreni iki parmağımın arasında tutabilseydim. Böylece başını okşayabilirdim.

         Benim iyi kalpli dostum canına kıymaya karar verdiğinde onu evinde ziyaret ettim. Son bir senede öyle küçülmüştü ki serçe parmağım kadar kalmıştı. Kapıyı annesi açtı ve hüzünlü sesiyle onu oturma odasında bulabileceğimi söyledi. İçeri girip adını seslendim. Cevap yoktu. Duvarı boydan boya kaplayan kitaplığın raflarında onu aradım. Kitapları yerlerinden çıkarıp arkalarına baktım. Çekmeceleri karıştırdım. Koltuğun altına ve yastıkların arkasına baktım. Yoktu. Bir sandalye çekip oturdum. Karşımdaki çalışma masasının üzerinde bir kahve fincanı duruyordu. İçine baktığımda iyi kalpli dostumu gördüm. Telvenin üzerinde bacaklarını karnına çekmiş oturuyordu.

         İyi misin? diye sordum.

         Seslendim ama duymadın dedi. İstediğimde yapacaksın. Tamam mı? Öyle anlaştık.

         Öyle dedim. Sen benim en iyi dostumsun.

         Minik başını kaldırıp bana gülümsedi.

         Biliyor musun? Bazı şeyler kroniktir. Hiç görmediğim dayımda da bu hastalık varmış. Bir gün dedem yanlışlıkla üstüne basmış.

         Üzüldüm dedim.

         Üzülme. Dedim ya bazı şeyle kroniktir. Onaramazsın.

         Parmağımı fincanın içine uzatıp sordum.

         Gelmek ister misin? İstersen seni sonsuza dek montumun cebinde taşıyabilirim.

         Dışarısı çok soğuk ve büyük dedi. Burası iyi.

         Sonra minik ellerini balçık gibi telveye gömdü.

         Toprak olacağım.

         Kahkahası fincanın içinde yankılandı. Sinek vızıltısından farksızdı.

         Biliyorsun, seni tüm kalbimle seviyorum dedi. Çok yıpratma kendini.

         Çaresiz ruhların nereye gittiğini merak ettim. Ona güzel bir şeyler söylemek istedim. Belki konuşmasam daha iyi gibiydi ama yine de sordum.

         Ruhlar da küçülür mü?

         Hayır! dedi birden ayağa kalkarak. Merak etme sen, gözle görülmeyen şeylerin gölgesi olur mu hiç! Aşk gibi düşün. Aşkın büyüğü küçüğü olur mu?

         Minik damlaların gözlerinden ayaklarına düştüğünü gördüm. Yüzü gülüyordu. Mutluydu. Kollarını iki yana açıp var gücüyle haykırdı.

         Yap, hadi, şimdi!

         Bir an nemli bakışlarımız havada kesişti ve ben fincanı ters çevirip iyi kalpli dostumun üstüne kapattım.

         Kız doğmuş gibi bir sessizlik oldu. Bir süre sonra annesi odaya girip omzumun üzerinden bana parmak büyüklüğünde bir tabut uzattı. Bunu yapamayacağımı söyledim. Derince iç geçirdi ve fincanı kaldırıp dostumun cansız bedenini tabutun içine koydu. Kapağını kapatıp avucuma bıraktı. Ama gerisini senin yapman gerek, söz verdiğin gibi. Sen onun en iyi dostusun. Kadının yüzündeki kırışıklar inatla gerilmişti. Kapkara gözlerinde bitap çehremi gördüm.

         Cebimde minik tabutla evden çıkıp iyi kalpli dostumun vasiyeti üzerine arabayı şehrin dışındaki koruluğa sürdüm. Orada onun çok sevdiği kızıl renkli minik çamı buldum. Bir zamanlar gölgesinde uzanıp cılız sesiyle şarkılar söylerdi. Ağacın dibine parmağımla bir mezar kazdım; tabutu içine koyup üstünü toprakla örttüm. Sonra bir sigara içtim ve iyi kalpli dostumun en sevdiği şarkıyı söyledim. Onun yaptığı gibi nakaratları iki kez tekrarlayarak.

         Yağmur başlamıştı. Ben arabanın içinde kupkuruydum. Minik damlalar ön cama düşüyorlardı. Pıt pıtvuruyorlardı cama. Dönüş yolu boyunca acının nasıl bir şekli olduğunu düşündüm. Kesinlikle yuvarlak değildi, düz bir çizgi de olamazdı. Köşeleri olmalıydı ki insanın içinde bir yerlere batabilsin.

         Pıt pıt… Pıt pıt…




Ekin Gökgöz

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: