Mart 30, 2020

Müşfik Katarsis, Obsesif Sarkastik – Ekin Gökgöz

         Fotoğrafını çekiyorum. Fotoğrafını hep çekmek istemiştim. Bunu kayıtsızca kabulleniyor. Madem istiyorsun… Ama saçlarım güzel çıksın. Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.

         Düşünme, kaybolma, yap, çek şu fotoğrafı, salak!

         Çıplak dallardan birine asılmış sallanıyor, bacaklarını karnına çekmiş. Bu nasıl ağaç? Ne kadar çirkin bir ağaç bu? Grotesk ve çiğ… Beline sarılıp onu kendime çekiyorum. Kaşlarını çatıyor. Sen bad tribe girmişsin. Bad trip bu. Hemen anlarım.

         Değil! Valla değil!

         Öyle! Siktir git!

         Şuna bak! Ellerim pelüş bir ayı gibi yumuşacık.

         Siktir!

         Aynen!

         Çimlere uzanıyor. Çimlere uzanıyorum. Soğuk ve nemli. Hayır, ıslak. Gökyüzü karışık, gri, anlamsız. Kafamın içi boş. Bir yılan gibi kayıyoruz toprakta, otlar yanaklarımı okşuyor.

         Sena, ağaçlar konuşabilir mi?

         Onlar fısıldaşırlar.

         Ağaçlar duyabilir mi?

         Onlar gerek duymazlar.

         Sigarasını ateşliyor. Dudaklarını, gözlerini ve kulaklarını fotoğraflıyorum. Sıkı bir nefes çekip dumanı bırakıyor. Rujunun izmaritte bıraktığı leke ne kadar çirkin, tuhaf, uyumsuz bir pembe; bir yandan ne kadar güzel ve ona ait. Bu hayat ne kadar saçma, kötü bir devam filmi gibi. Bu gözümün gördüğü şeyler ne alaka? Onları kim hizalamış? Şu tepeleri ve aralarından kıvrılan yolu kim hesap etmiş? Bu başımın altındaki… Ah, minik bir çakıl taşıymış. Önemsiz, değersiz, nedense başımın altında duran minik bir çakıl taşı.

         Saçma! Saç-ma!

         Sen baya tutuldun. Baya baya tutuldun sen.

         Burada yapalım mı? Doğayla bütünleşme tribi.

         Şu an sana değemem. Tüm zehrini bana da bulaştırırsın.

         Niye her şey ruhani olmak zorunda, Allah aşkına! Yapalım işte sadece.

         Olmak zorunda değil. Zaten öyle. Yapabileceğimiz bir şey yok.

         Dans ediyor. Ne de güzel dans ediyor. Nasıl hep böyle güzel dans ediyor? Gözleri kapalıyken gamzeleri çıkıyor. İçerden gülmek. Bazılarının öyledir. Bilen bilir.

         Pantolonu sırılsıklam olmuş, üstündeki beyaz bluzda yeşil lekeler var. Alnına düşen bir perçemi eliyle kaldırıyor. Rüzgar tenine işliyor. Fotoğrafını çekiyorum. Gözleri kapalı çıkıyor.

         Beni tarif et. Tek cümleyle.

         Sen güze… Sen güze benziyorsun.

         Ne demek bu? Ben güze benziyorum?

         Sen güzelsin demek istemiştim.

         Ben hem güze benziyorum hem de güzelim.

         Sen güzelsin.

         Biliyorum.

         Elimden tutup kendine çekiyor. Birlikte yürüyoruz. Ben arkasında kalıyorum. Saçları ne kadar yumuşak görünüyor. Şuna bak, resmen yeni yıkanmış gibi. Kokusu yüzüme esiyor. Sanırım gömülmek istiyorum. Tam oraya.

Asfaltın kıyısında duruyoruz. Gözlerimi saçlarından alamıyorum. Tek bir beyaz yok. Biraz pembe yakışabilirdi. Ama böyle de güzel. Tek ve bütün. Nasıl oluyor? Nasıl böyle oluyor?

Ayaklarımız toprağa basıyor. Gökyüzüne basabilmek isterdim.

         Burada zaman yok. Yola çıkarsak saat işler. Burada tam ve bütünüz.

         Bir araba hızla yanımızdan geçiyor. Ve bir araba daha. Sonra bir araba daha.  Fiyuuuu… Fiyuuu. Fiyu…

         Burada günah ya da affedilme yok. Söyle. En son ne zaman yalnız hissettin?

         Genelde öyle hissediyorum.

         Klişe. En son ne zaman suçlu hissettin?

         Tamam. Bir dakika. Aynen. Çocukluk arkadaşım intihar ettiğinde.

         Neden intihar etti?

         Bilmem. Sence? Kasabada insanlar neden intihar eder?

         Senin suçun ne?

         Kasabalı olmak.

         Yani suçun kasabalı olmak.

         Galiba öyle.

         En büyük günahın ne?

         Beni tüm kalbiyle seven biri vardı. Sanırım kalbini kırdım.

         Nasıl?

         Onu sevmeyerek.

         Yani kibir.

         Neyse ne!

         Ağlıyorsun.

         Evet. Ne var bunda?

         Ben de yavru bir kediyi ezmiştim. Arabayla. Uçuyordum.  Dünyaları içmiştim.

         Kötüymüş.

         Seninki de öyle.

         Hangisi?

         Birilerini sevmemek.

         Öpüşüyoruz. Kalbi dudaklarıma değiyor. Boynundaki yanık izinden ayrıca öpüyorum.

         Mesela… Mesela şöyle… Beni normalde sever miydin?

         Normalde ne demek? Seni seviyorum.

         Siktir!

         Vallahi!

         Bu bad trip işte. Anladın mı? Seninki bad trip!

         Değil amına koyayım!

         Öyle! Siktir!

         Sena sen çok güzelsin.

         Sen değilsin. Aklına gelen ilk kelimeyi söyle.

         Nasıl?

         Gözlerini kapa. Derin nefes al. Ense köküne değsin. Sonra burnundan bırak ve aklına gelen ilk kelimeyi söyle.

         Dediğini yapıyorum.

         Anne…

         Gördün mü?

         Neyi?

         Tekrar yap. Aynı şekilde.

         Burnumdan alıyorum. Gözlerim kapalı. Beynime işliyor. Burnumdan veriyorum.

         Anne…

         Anneni özlüyorsun. Gördün mü?

         Annemi sırtımda taşımak isterdim. Bir tabutun içinde ya da diri. Ona borçluyum.

         İşte bu gerçek. Gördün mü? Normal olan bu.

         Yola çıkıyoruz. Arabalar hızla yanımızdan geçerken kenardan usulca yürüyoruz. Sena elimden tutuyor.

         Baksana bana. Normalde nasıl bakarsan öyle. Gözlerimin içine bak.

         Bakıyorum.

         Dinliyor musun?

         Dinliyorum.

         Bırak, aksın gözyaşların.

         Günbatımı pembesi. Uzun kavaklar. Ayaz. Muasır medeniyetler seviyesi.

Parmak uçları sıcacık, burnunun ucu kıpkırmızı, bu tablonun adı güzellik.

Tamam. Aynen. Bitti.  




Ekin Gökgöz

Sosyal Medyada Paylaş
  • 1
    Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: