Kendime Mektup – Ali Akkoç

 kendime-mektup-ali-akkoc-merdiven-alti-yazar

 

        Biri beni uyandırmalı. Hem de hiç vakit kaybetmeden. Boğuluyorum çünkü. Bir kâbustayım. Kaldırımlardan yürüyenler mi ararsın, ışıklarda durup karşıya geçmek için yeşil ışığı bekleyenler mi?   Hani bir çocuk olacaktı, henüz yirmisinde. Gelip o beni uyandıracaktı. Biliyor musun o çocuk hiç olmadı hayatımda. Şimdi yol kenarında bir bardayım. Çok içtim. Saat kaçtan beri buradayım unuttum. Vakit gece mi gündüz mü onu da bilmiyorum. Şimdi ölüyorum ve yalnızım.  

 

        Ne zaman birine ihtiyaç duysam, o kimse o vakitte hiç yanımda olmadı ya da doğanın kanunu buydu, ben hep yanıldım. Yine de beklemekten geri durmadım. Çünkü gelirdi. Beni kaldırır, sonra belime sarılır bir bisiklete biner giderdik. Bisiklet olması hiç önemli değil benim için. Yürürdük. Otomobile bile binebilirdik. Yeter ki biri olsundu. Tabi ki de benim istediğim biri ve onun da istemesi gerekti. Ben yanıldım. Bu yüzden kendimi daha çok içkiye verdim. Daha çok yazdım. Az okudum.  

 

        Bir barda. Tek başıma. Vakit daha erken bunu ben değil bir arka masadaki bir oğlan diyor. Bana değil yanındakilere söylüyor. Sarhoş olmadığım buradan belli. Birini bekliyorum, öyle herkesin beklediği Godot falan da değil benimki. Gelecek olan biri. Gelecekmiş numarası yapmayan, seslendiğimi duysa yerinden fırlayacak biri. Vakit var daha. Garsona bir bira daha uzat diyorum, parası da neyse al diye de ekliyorum.  

 

        İçtiğim mekân dar bir sokakta, yağmurlu bir günde rastgele girdiğim tahta kapısı olan minik bir bar. Gündüzleri gün ışığı doluyor içerisi. Elinde bira tüm masaları gezenler de oluyor burada. Ben hiç denemedim, ne burada ne de başka mekânda. Benim acılarım var, bunu korkarak yazıyorum. İnsan acılarından korkuyormuş meğer geç öğrendim bunu ben. İçmemim sebebi korkmam; yoksa acılardan kaçmak değil. Ellerim bir masaya ait kül tablası gibi yanıyor.  

 

         Saat kaç? Bakıyorum biram çoktan bitmiş. Vakit daha var diyor garson, bir bira uzatıyor. Şerefe! Şerefe! Şerefe! Durup dururken neden dedim ki bunu? Hem böyle bir hareket benden hiç beklenmezdi. Garson beni iyi tanıyor, o da yanılmış olamaz. Vakit erken diyorsa erkendir. Hala içebileceğimden emin konuştu. Peki, ben neden şerefe diye bağırdım? Anlaşılan bugün acılar çarptı beni. Yo, yo içemem. Hemen bardan ayrılmam gerek. Şöyle bir etrafı kolaçan edeyim bari gelip giden var mı diye. Masadan kalkıp yalpalayarak yürümeye başlıyorum. Maalesef yeni gelen kimse yok. Bugün de acıları ben götüreceğim eve ve acılar benle birlikte yürüyecek birlikte içtiğimiz gibi.  

 

          İnsan neden kendisiyle konuşur hem de hiç durmadan, belki de hep uyanık kaldığından olamaz mı? Başını yastığa koyduğunda dalıp gitmiyorsa, gece kâbuslar yerine tatlı rüyalar görmüyorsa, sabah uyandığında hala içini sızlatan bir yaraya basıyorsa ve boş yere konuşamıyorsa o zaman hep kendisiyle konuşacaktır insan. Yüreğini inceden sızlatan yaralar hep var olacaktır. Bazen diyorum da hiç gelmeyecek olan kendimi mi bekliyorum? 

 

Ali Akkoç 

 

Görsel: www.magneticmag.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir