Çöl Kuzgunu ve Bülbül – Ekin Gökgöz

                                                          

                              


                                                                                                     Tanrım cennetinde ­­­­—
     Dünyada her şey yerli yerinde!
Robert Browning,
Pippa’nın Şarkısı

                                                                                    

Tarık Adiran, boncuk boncuk dökülen yağmurun ardından, gökyüzünün toprak kokusunu süründüğü mübarek yüzlü bir nisan sabahı babasına bıçak çektiğinde, henüz on üçünde, cılız ve yağız bir delikanlıydı. Buenos Aires’in bağrından kopup, ipek tenli, Trakyalı bir hatun için Çorlu’nun küçük ve kendi halindeki köyü Pınarbaşı’na demir atan, teni oğlundan bir kat daha kavruk, kalender çiftçi; Rolando Adiran, bu cüretkar saldırı karşısında bir anlık afallasa da kendini çabuk toparlamış, gürbüz elleriyle kırçıl ve pala bıyıklarını burup, oğlunun yüzüne sağlam bir tokat indirmişti. İki seksen yere serilen Tarık, dudaklarından ağzına dolan kanın kekremsi tadı damağında, palas pandıras evden topuklamıştı.  Korku, sinir ve heyecan karışımı duygular, damarlarından akıp kalbine dolarken, çiftlik evi görünürde bir nokta halini alana dek engin bozkır boyunca koşup durmuş, sonunda soluğu kesildiğinde yere çömelip ağzındaki kanı toprağa tükürmüştü. Burnundan solumuştu adeta. Ciğerlerini yakan nefesi nizami akışına döndüğünde, babasının tokadıyla bozum olan gururu feveran etmiş, hırsla ayağa kalkıp yumruklarını boşluğa savurarak haykırmıştı:
 “ Rahmetli anamın ruhu üzerine yemin ederim ki bir daha o eve dönersem… Allah da benim canımı alsın!’’
Nitekim bir daha dönmemişti küçük Adiran; ta ki parasını denkleştirebildiği zamanlarda, kendisinden üç-beş sarımlık ot almayı ihmal etmediği köyün çingenelerinden biri, bir gün, “Al bir de bunu dene’’ deyip avucuna kuşkonmaz yeşili taneler bırakana değin. “Bu nedir?’’ diye sormuştu Tarık. “Bonzai’’ demişti çingene, harfleri yayarak ve gözlerini iri iri açarak: “ Booon-zaaa-yi… Bilmez misin bu mereti? Ah be kızanım! Peki, bilir misin sen, cennetle cehennem arasındaki ince patikayı? İşte bunun iki fırtı… Korkma be adaşım! Götün sağlamdır senin, bilirim. Orada, ölümün yamaçlarında gezinirken nasıl da yalvarır insan ayılayım diye! Yok be pale, bir şey olmaz dedim ya! Ah, bilsen, ne kancıktır bu ot!’’
O gece, bulutların artık son gözyaşlarını döktüğü nisan sonlarında bir geceydi. Tarık’ın, tüttürdüğü zamanlarda gediklisi olduğu, geniş bir araziye kök salan tavuk çiftliği, ay ışığıyla yıkanıyordu. Eskiden tavuk cellatlarını içinde barındıran bu beton duvarlar, zamanında yenik düştüğü bir yangından ötürü artık köyün keşlerine ev sahipliği eden bir berhaneye dönüşmüştü. Moloz yığınları arasında, yıkılmamak adına zamana inatla direnen az sayıda duvarıyla bu yapı, uzaktan bakıldığında tarihi bir harabeyi andırıyordu. Tarık içeride, yağmurun erişemediği izbe bir köşeye sığınmış, çingeneden aldığı otu, bir tutam işlenmiş tütünle karıştırarak, keyiflik sigarasını sarmaya girişmişti.
Tam burada, izninizle araya girmek istiyorum. Bu çelimsiz, acılı kardeşimizi hor görmenizi istemem. Yani, belki de içinizden onun için iradesiz piç! diye sövüyor olabilirsiniz. Ve ben yine izninizle bu sövgüyü ne yazık ki kabul edemeyeceğim. Sonuçta küçük Adiran, kaderin kalleş sillesini babasının tokadından çok önce yemişti yüzüne. Onuncu yaş gününün arifesinde, bir kasım sabahı annesini, evin girişindeki sundurmanın altında, gözleri kapalı otururken bulmuştu. Tarık, o günü, dün gibi hatırlıyordu hala. Buz kesen bir güneş, ortalığı kasıp kavuran ayaza gözcülük ediyordu. Annesi basamaklara oturmuş, dondurucu soğuğa ve üzerindeki ince hırkaya rağmen titremiyordu bile. Usulca dürtmüştü omzundan Tarık.
“Anne?’’
Sessizlik.
Genç kadın; yumrulu beyaz bir begonya kadar güzel ve narindi. Kestane rengi küt saçları, yanakları boyunca gamzelerini bir tül gibi örterek uzanmış, çenesinin hizasında son bulmuştu. Sivri ve uzun kirpiklerinin kıvrımları, şimdi bir de gözleri kapalıyken daha da asil göstermişti onu. Huzurlu ve sakindi. Tarık,  göz kapaklarının belli belirsiz kıpırdadığını fark edince, annesinin rüya gördüğünü düşünmüştü ilkin. Dalıp gittiği hülya denizinde, ıssız bir kumsalı ürkekçe ıslatan okyanus dalgalarının, geri çekilirken kıpırtısız kirpiklerine tuz taneleri bıraktığını hayal etmişti.  
“Tarık…’’
Bu defa konuşan annesi olmuştu. Sesi; yorgun ve yaşlıydı.
“Ana?’’
“Seni tüm kalbimle seveceğim oğlum.’’
Sonra ölmüştü. Sessiz sedasız, öylece ölüp gitmişti; vakurca kabullendiği bir hezimetin içinde.
Ah zavallı, aciz baba, Rolando Adiran! Kendi acısıyla cebelleşirken, oğlunu unutmuştu. Bilmeniz gerek; Tarık o yabanıl köyde, sizin sahip olduğunuz devalardan mahrumdu. Onun serenat yapacağı kadınları, kadim dertdaşları ve ülküleri yoktu. Ve masalların ve şiirlerin de bir çocuğun kayıp ruhuna ne kadar faydası dokunur ki? Üstelik annesi de gitmişti; adına yaşam denilen hayhuya direnemeyip, o meşhur yankılı vadiye* göç etmişti genç kadın. Ne yapabilirdi ki? Nehrin parlak sularına ayaklarını uzatmış ağlıyordu çingeneyle tanıştığında. “Ne bağırıp durursun be?’’demişti çingene, tavşan uykusuna yattığı ağacın gölgesinden kalkıp yanına gelirken.
“Annemi özledim.’’
“ İşte! Al bunu, çek içine. Dumanı ciğerlerine değsin. Körükle! Körükle!’’
Bu illetin sırdaşlığına güvenmekten başka çaresi var mıydı? Yoktu, kardeşlerim. İnanın bana yoktu. Orada, tavuk çiftliğinde, kendi sefil imparatorluğunda, yüreğini ısıtacak ateşi yeniden körüklemiş ve dumanın müşfik tebessümü yarım aklına teshir etmişti artık. Başının üstündeki yıldızlı gece, ayaklarının altında uzanan siyah ketenden bir kumaştı şimdi ve yırtıldı birden.  Ay yukarıda, eriyip giden bir mumdu adeta ve düştü Adiran. Hiçe doğru. Araf’a doğru. Düştü… Düştü…
Düştü…
Düş. Evet, temmuzun ortasında dökülen kar taneleri gibi karanlık bir düştü bu. Düşünde, davudi bir ses duydu Tarık.
Gözlerini açtığında ilk gördüğü şey; babasının nemli bakışları olmuştu. Bıyıklarının altında gizlenen çatlak dudakları, bir misina kadar gergindi. Ardından kokuyu almıştı Tarık; evin içine sinen kesif gül kokusunu. Yatağında uzandığını idrak etmişti o an. Babası başucuna oturmuş, onu izliyordu. Tembel bir salı sabahıydı; kuş cıvıltıları ve güneş, aralık pencerenden odanın içine doluyordu.
Aniden, zihnine akın eden efsunlu anılarla birlikte yerinden doğrulmuş, afyonlu bakışlarını babasının gözlerine dikmişti.
“Annemin yanındaydım baba… Yemin ederim! Getir, kitaba el basayım!’’
Adamın çiçek bozuğu suratında herhangi bir heyecan kıpırtısı belirmemişti. Göğsünden sakince ittirerek yatırmıştı oğlunu tekrardan. Tarık, dudaklarını kemirirken, bir yandan kaygıyla sürdürmüştü lafını:
 “Yüzünü göremedim ama. Korktum. Kapı vardı bir tane. Tahta bir kapı; bizim ahırın kapısı gibi. Sesi geliyordu arkasından. Bir şeyler anlatıyordu; sanki yalvarıyordu baba. Kiminle konuştuğunu söylesem inanmazsın. Allah’la baba! Vallahi billahi! Dedim ya, getir kitaba el basayım. Korktum, giremedim içeri. Oturdum önüne dinledim. Ne konuştuklarını anlamadım bir türlü. Arapçaydı herhalde. Annemdi be baba! İki gözüm önüme aksın annemdi! Nasıl unuturum sesini!’’
“Yeter artık saçmaladığın! Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin? Ah be çocuk! Bir haftadır bakmadığım delik kalmadı. Ne yer, ne içersin? Nerde uyursun? Dün gece seni çiftlikte bulduğumda… Doğrusunu istersen… Cavlağı çektiğini düşünmüştüm çoktan. Ama sen hayatta olduğuna şükredeceğine, dalga geçiyorsun hala! Şu ettiğin laflara bak hele!’’
Azap dolu, koyu bir sessizlik çökmüştü odanın içine. Uzunca bir süre susmuştu, bu sefil yürekli iki erkeğin dudakları. Nihayetinde, bakışlarını babasının yüzünden alıp yere devirmişti Tarık.
“Hala nisanda mıyız baba?’’
“Mayısta olsak ne olur? Her şey yoluna girer mi?’’
“Çingene mi ispitledi yerimi?’’
Bu defa cevap vermemişti babası, öfkeliydi. Yine de bu körpe tohumun, gözlerinin önünde ihtiyarladığına tanıklık etmek yaralamıştı onu. O gün, yanından ayrılmamıştı oğlunun. Ve bir daha ona elini kaldırmayacağına, sessiz bir yemin etmişti içinden.
***
                “Komiserim?’’
Tarık Adiran, çerçevesinin ahşabı yıpranmış pencereden gri gökyüzüne bakarken, bundan tam otuz yedi yıl evvel babasına bıçak çektiği nisan sabahını düşünüyordu. Dışarıda, baştan savma sürülmüş bir tarlayı andıran kasvetli bulutlar, yağmura gebeydi. Yıllar sonra ilk kez adım attığı baba ocağında, artık bıyıkları ağarmış ve sigara dumanından uçları sararmıştı. Haki renk takımının altında omuzları, düşük ve dardı. Boynunun sol tarafında, gömlek yakasının altından fırlamış gibi duran, kanatları açık küçük bir kuzgun dövmesi göze çarpıyordu. Tekirdağ cinayet masasında geçirdiği yirmi sene, yüzüne hatırı sayılır derecede kırışıklık, gözlerine, ikisini de aynı anda kırpıp durduğu bir tik armağan etmişti. Midesinde soğuk bir ürperti hissetti. Çocukluğunun zamana ne denli çabuk yenik düştüğünü kabullenmek, zor geliyordu ona.
“Komiserim?’’
Başını tasavvur ettiği anılarından kaldırıp komiser yardımcısına çevirmeden önce, gözünün ucuyla babasının yatağında lime lime olmuş bedenine baktı yeniden. Açık alnında yaşlılık lekeleri görünüyordu; seksenini bulmuş olmalıydı. Tüysüz vücudu yaşına rağmen sarkmamış; ancak derisi oylum oylum olmaktan ve ayak tabanları nasır toplamaktan kurtulamamıştı. Çıplak cesedinin üzerindeki tek kıyafet, kana bulanmış beyaz paçalı dondu. Göğsünde ve karnında yirmiye yakın bıçak yarası vardı. Ama öldürücü darbe, boğazındaki derin kesikten gelmiş gibiydi. Çarşaflar kanla yıkanmıştı. Yatağın dibindeki duvar kana boyanmıştı. Döşemelerde kurumuş kan gölcükleri vardı. Odanın içi kana bürünmüştü. Her yer kandı.
“Tarık Komiser…’’
“Ne!’’
“İyi misiniz?’’
“Sanırım… İyiyim, evet.’’
“Jandarma komutanı kapıda bizi bekliyor. Kızı getirmişler.’’
“Adı neymiş?’’
“Belkıs. Dışarıda, arabada şimdi komiserim.’’
“Gidelim öyleyse…’’
Olay yeri inceleme ekibinin, ölünün üzerinde patlayan flaşları yüzünden gayri ihtiyari, babasına kaydı bakışları yine. Durmadan kırptığı gözleri, parlak, beyaz ışığın altında yatan ihtiyarın, yüzündeki çarpık ifadeyi ve boş gözleri gördü bir an için. Derhal kaçırdı bakışlarını. Komiser muavini arkasında, ağırbaşlı adımlarla terk ettiler odayı.
Merdiven sahanlığına geldiklerinde yardımcısı sordu:
 “Sizce doğru mu komiserim?’’
“Ney?’’
“Babanızın…’’
“Sübyancı olduğu mu?’’ Ayaklarının altındaki tahta basamaktan tiz bir gıcırtı duyuldu. Duraksadı. “Bilemiyorum. Ama kız dün gece karakola gidip teslim olmuş değil mi? Yani, daha kimsenin babamın öldüğünden haberi yokken.  Kendi kendine gitmiş ve suçunu itiraf etmiş. Masum olduğuna inanmasaydı böyle bir şey yapar mıydı sence? Aslına bakarsan… Bilmek istemiyorum.’’
Merdivenlerden inip koridor boyunca evin ana girişine doğru yürümeye başladılar.  Yan yana gidiyorlardı şimdi. Tarık Adiran, konuşmaya başlamadan önce, keyifsiz bir nefes bıraktı dudaklarından.
“Henüz daha çocukken, bir keresinde, babama bıçak çekmiştim.’’
Kapının önüne geldiklerinde metal kulpu sağ eliyle kavradı.
“Az önce bunu düşünüyordum da…’’
Kapıyı açtı. Serin havaya adım attılar. Dışarıda yağmur çiselemeye başlamıştı.
“…O gün ne olduğunu hatırlayamıyorum bir türlü. Neden kavga ettiğimizi bir türlü…’’
Kızı gördü.
Arabanın arkasında, cefakar bir ruh gibi oturuyordu. Saçları, altın rengi, dalgalı bir deniz gibiydi; omuzlarına dökülmüştü. Yanaklarından burnuna uzanan çilleri, nehirlerin üzerinde biriken güz yapraklarına benziyordu. Cama vuran damlaların ardından, kendisini izleyen hüzünlü ve ılık bakışları, yirmisinde bile değildi. Devam etmedi Tarık. Sol yanını burkan bir acı, ayaklarını ıslak çimlere mıhladı. Ve kıza bakarken, ilk kez kendini bu topraklarda bir ecnebi gibi hissetti. Babasının doğup büyüdüğü, kendisinin ise hiç görmediği Buenos Aires’i özledi. Oraya gitmek, orada bir kadın sevmek, evlenmek, çoluğa çocuğa karışmak,  boy boy çocuk sahibi olmak, her yaştan çocuk sahibi olmak, her cinsten çocuk sahibi olmak,  onlara babalık etmek, onları büyütmek ve mutlu ölmek istedi.
Ve orada, yağmurun parlak ve yaslı sularıyla yıkanırken, komiser muavini ve onbaşının gözleri önünde,  jandarma komutanı ve genç kızın gözleri önünde, ağladı Adiran. Hayata gücenmiş küçük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı. Kalbi kırık küçük bir çocuk gibi… Ezinç içinde…
Ağladı… Ağladı…


* Orada bekle beni! O yankılı vadide
Mutlaka buluşacağım seninle.
                                     (Chichester Piskoposu Henry King’in karısının ölümü üstüne yazdığı ağıt.)
Ekin Gökgöz                                

 

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: