Trakya Rönesans – Tolga Aydın




Yazarın Notları:
Atlantik, Pasifik köle yollarını araştır, 1780, 1900 kolonyal dönem.
Slav dillerinde “su” öğren! Lehçelerle birlikte.
Taverna ruhsatı nasıl alınır? Belge ve içerik farklı mıdır?
2 metre boya 120 kilo iri mi? Hantal mı? Zayıf mı? Dağılımı ne?
Otogarın orada tavernaya camiden ses gidebilir mi? Git, ölçüm yap(gözlemle!). Mantıklı mı?
Saksafonun ses ritmi, Türk musikisine sıcaklık olarak ne kadar yakın?(Kardeşim ‘yakın değil,’ dedi. Tınılar benzerse de ses renkleri farklıymış. Doğru mu söylüyor yoksa büyüklük mü taslıyor? Beni mi yiyor? Öğren!)

Sarı’ya ton alternatifleri üret. (Amber, Ergene, buğday, çiş vb..)
Bir tavernada neden su olmaz? Cevabı kendin bul!    

     Ardıç Ardıç, Trakya Rönesans*’ın önünde katlanır balıkçı sandalyesinde oturmuş Şarköy şarabını yudumluyordu. 27 senedir tavernanın önündeki kaldırımları, topuksuz kunduralarıyla aşındıran yaşlı müdavimleri hariç hiç kimse burada bir şeylerin değiştiğini söyleyemezdi. Fakat bir süredir her şey değişmişti. İnsanın içini ezen bir değişiklik vardı. Ardıç Ardıç bunu biliyordu. Gece yarısı olduğunu bildiren anons uzaktan iki kez öttü. İri bir adama göre epey tüysüz olan Ardıç’ın kemikli ensesindeki bütün tüyler dikeldi. Kapının eşiğinden epey isteksiz, içeri girip başını kaldırdı. İşte oradaydı. İki haftadır hep aynı saatte aynı masanın aynı sandalyesinde oturan hortlak ona bakıyordu. Ardıç gürültülü bir hıçkırık koy verdi ve artık onu kovmak için ne yapacağını bilemediğinden göz ucuyla baktı genç kadına.
        Şimdi bakın: Trakya Rönesans’ta hikayeler anlatılır. Bazıları kötü bir fıkra kadar ciddiye alınamayacak ucube hayal ürünleri olsa dahi her öykünün bir alıcısı olur. Ardıç öykülerden hoşlanmazdı. Alkol içilen bir işletmenin sahibinin ilk ayında öğrendiği gibi herkesin mutlaka kulak kabartılacak bir hikayesi vardı. Ardıç’ın kendi ilginç hikayesi ise dile gelecek kolaylıkta değildi.
       Mesela bu bir öykü değildir: Asıl ismi Aras Ardıç olan Ardıç’ın babası Cihat Ardıç, rahmetli eşinin verdiği ismi pek beğenmediği için çocuğu sürekli ‘Ardıç’ diye çağırırdı ve bu böyle kaldı. Babası daha sonra soyadındaki tınıyı fazla sevdiğinden olacak çocuğa soyadıyla birlikte seslenmeye başladı ve Ardıç artık Ardıç Ardıç olmuştu.
        Tavernacının hikayesi Trakya Rönesans’ın hemen yanındaki konfeksiyon atölyesi yandığında başladı. Söndürmeye çalışanlardan biri de Ardıç olmuştu. Bütün esnaf ses çıkarmadan üç cesedin ambulansa taşınmasını izlemişti. Olayın ertesinde Ardıç kepengi kapatmış ve içeride tek başına içmeye başlamıştı. İtfaiyeci olsa hayatı nasıl olurdu, diye düşündüğü sırada içeri kravatsız takım elbiseli üç kişi girdi. Ardıç adamlara kim olduğunu soramadan ikisi kasanın yanına gidip camın önünde takılı olan kameranın kayıtlarını bilgisayardan silmeye başladı. Ardıç yaklaşık iki metrelik boy ve yüz kilo ağırlığın hakkını vermenin zamanı geldiğine karar vererek ayağa kalktı. Birkaç kalp atımı sonra kollarından masaya yatırılmış halde apış arasına dayanmış uzun bir bıçak varken, polislere kamerasının göstermelik olduğuna ve kayıt yapmadığına dair yapacağı konuşmayı prova ediyordu. Kel kafası ayın yüzeyi gibi çiçek bozuğu deliklerle kaplı atölye sahibi kısa bir alkış tutarak Ardıç’ı tebrik edip onu çürükleri ve vicdanıyla baş başa bıraktı. Çıkmadan önce masaya bin lira bırakmıştı.
          O akşam eve gitmekten vazgeçip bir şiltenin üzerinde uykuya daldı.  Saat yarıma yaklaşmışken şarabın zımpara kuruluğundan daha acı bir susuzlukla uyandı. Su almak için çeşmeyi açtığı sırada hortlağı gördü. Camın önündeki masanın üzerine oturmuş bacakları sarkıyordu. Eski filmlerdeki ucuz efektler gibi titrek bir saydamlıkla masanın birine oturmuş Ardıç’ı izliyordu. Kadının üzerinde yırtık bir gece elbisesi ve ayağında ona büyük gelen asker botları vardı. Kemikleri görünen omuzlarına düşmüş ıslak saçlarının arasından kurumuş mor dudaklar karanlıkta bile yüzün sahibiydi. Kızın sol gözü yerine büyük kanlı bir çukur vardı. Ardıç gözünün kenarıyla yakaladığı bir gölge olmadığından emin olmasına rağmen çaresizlikle gözlerini kırpıp durdu. Kız önce kalın dudaklarını genişçe araladı. Havada hafif kuru yosun ve tuz kokusu vardı. Meyhaneci aklının ehlileşmiş sınırının çatladığını hissetti. Bayılmadan önce kızın “Su” dediğini duyabildi.
            “Nine, ben lanetlendim.” Ayı Nine, Ardıç’ı endişelendirecek süre telefonda sessiz kaldı.
            “Zannetmem. Sana tembihlediğimden beri içmiyorsun,” dedi Ayı Nine; bu bir soruydu.
            “Hayır, bir haftadır ağzıma sürmedim. Bugün aldığım beşinci nazar boncuğu da çatladı.”
            “Boncuk? Sen gerçek nazar boncuğu bulamazsın.”
             Ardıç iç çekti.
“Kurşun döktürürken de Neslihan Teyze dumanı fazla solumuş, zehirlendi. Hastanede şimdi. Evde Yasin buldum ben de onu astım.”
            “İndir onu aptal çocuk, ayyaşların içtiği yere asılmaz o. Ardıç?”
“Efendim nine.”
“Bilmediğim bir kabahat işlemedin, değil mi çocuk?”
“Bilmediğin bir şey yok.”
“Anlatabilirsin yavrum. Bana yalan söylersen çükün düşer biliyorsun değil mi?” Ardıç’ın aklına bir an apış arasına dayanmış bıçağın ağırlığı düştü. Kadına cevap veremedi.
            “Nine benden kimseye zarar gelmez.”
           “Senden gelmez.” Kadın bir süre sustu. “Bu gece dükkanı erken kapat. Kapısının önüne oyasız, beyaz bir havlu bağla. Eşiğe de bol kuzukulağı serp. Sana Muhtar’ı göndereceğim, adam ne derse sesle mutlaka.”
            “Kuzukulağını nereden bulacağım?”
            “Perşembe pazarına git. Kıza ne istediğini sordun mu?”
            “Su.”
            “Ne suyu?”
            “Su, dedi. Galiba su istedi.”
            “Su… Neslihan Teyzen’de zemzem suyu var mı acaba?”
            “Nine öyle değil, içmek için istedi.”
            “Vermedim, altıma sıçıyordum o sırada.”
            “Terbiyesizleşme. Kız güzel miydi?”
            “Bu akşam dükkana su alırım.”
            “Güzel miydi?”
            “Kız ölüydü nine.”
            “Ardıç Ardıç.”
            “Efendim, Ayı Nine.”
            “Kıza ne istediğini sor oğlum.”
          

Muhtar dükkanın kapısında dikildiğinde Ardıç önündeki büyük leğene kuru bezelye ayıklıyordu. Ardıç kilitli kapıyı açıp, bir şeyler mırıldanan adamı içeri aldı. Muhtar iplikleri sökülmüş türkuaz mavisi bir gömlek ve gri bir kot pantolona bürünmüş, neredeyse mürekkep renginde bir adamdı. Yamalarla ve çıkartmalarla dolu ufak kahverengi bavulunu hemen bir masanın üzerine koyup içinden iki siyah cam şişe, lekeli bir mendil, küflenmiş büyük bir portakal ve iki kadeh çıkardı. Ardıç çantanın içinde sıra sıra dizilmiş imitasyon saatleri gördü. Adam tavernacıyı yeni fark etmiş gibi başını kaldırıp ona baktı. Ardıç elini uzatıp aklına gelen ilk şeyi söyledi: “Sen Muhtar mısın?”
           “Ay Nine yolaldı beni.” Sesinde hatalı dil bilgisini hemen affettiren çok derin bir tını vardı. Ardıç’ın elini sıktı.
“Ben Muhtar.”
“Ben Ardıç.”
“Tabii ki. Sen Ardıç Ardıç’sın.” Muhtar kocaman gülümsedi. Gülüşü hektarlarca gündöndünün arasına sıkışmış pamuk tarlasıydı.
Muhtar çürük yerinden başlayarak, portakalı parmağıyla oyup içine minik şişeden üç damla damlattı. Çatlak kristal kadehlere kehribar rengi şişedeki mor sıvıdan birer yudum doldurdu. Ardıç’a içmesini işaret etti ve ikisi de fondip yaptı. Genzi ispirto gibi yaksa da tadı şekerliydi. Yanma soluk borusuna doğru inerken gözlerini kıstı. Muhtar’ın sesini duydu: “Sen iki Ardıç, beyaz hortlağa ne istediğini sor. De ona ‘neden bu dükkan geldin?”  Ardıç “Olay nedir?” diye sormak için başını kaldırdığında tavernada değildi.

Bu içindeyken denizde olduğunuzu anlamayacağınız büyüklükte gemilerdendi; fakat ıslak tuzun kokusu ve sallantı yine oradaydı. Karadeniz’in tam ortasında. Konteynır bloklarından birinin içine süzüldüğünü hissetti Ardıç ve pastanın arasındaki krema gibi duran beyaz konteynırın içine süzüldü. Burada deniz hissedilir. İçerisi kalabalığın ağırlığı, dışkı, çürük yiyecek ve ucuz parfüm kokuyordu. Ardıç karanlıkta artık sohbet etmeyi bırakmış bedenlerin hepsinin kadın olduğunu anladı. Annesinin ellerinde koklamaya bayıldığı lavantin kokusunu aldı. Konteynırın tam köşesinde iki büklüm olmuş kadından geliyordu. Kadının terinde çözünmüş rahiya, demirden odada deniz havasına açılan yegane pencereydi. Ardıç yolunu şaşırmadan kadına yaklaştı. Kadın ona baktığında bir şey genç meyhaneciyi rahatsız etti. Daha yakından bakacakken aklına eski köle gemilerinden bir gravür düştü. Şu Pasifikte istif halde insan taşıyanlardan… Afrika’dan… Belki Muhtar’ın atalarından biri de öyle gelmişti… Sahi Ardıç dükkandaydı…
Ardıç dükkandaydı. Ağlamış olduğunu fark edip gözlerini sildi. Geceydi. Saati karanlıktan seçemedi. Muhtar elinde bavulu kapıda onu izliyordu. Ardıç’ın yanındaki bardağı işaret ederek, “İç onu,” dedi. Ardıç’ın bir an nefes alması zorlaştı. Eski panik ataklarını düşünmemeye çabaladı. “Ben bir şey soramadım Muhtar.” Muhtar eliyle sözünü kesti. Ardıç’ın yanına gelip, anlam vermediği bir sıcaklıkla onun elini sıktı. Kendisinin aksine adamın elleri kuruydu, Ardıç biraz utandı. Muhtar su bardağını eline tutuşturup “İç suyu, sonra bardakı doldur,” dedi ve kapıyı örterek çıktı.
Ardıç evine gitmek istiyordu ancak yarım kalan bezelye ayıklama işine devam etti. Bardakları yıkayıp kuruladı. Rafları ve masaları sildi. Saat 00.30’a kadar kendini oyaladı. Bu gece artık istemese de, hortlak kadına ne istediğini sormaya karar verdi. Gece yarısını biraz geçmişken su içtiği bardağın hala masada durduğunu gördü. Ardıç onu yıkamak için hamle ettiği sırada biri sertçe dükkanın camına vurdu. Ardıç kapalı olduklarını söyleyecekken onu hadım etmeye niyetli kel adamı gördü. Kapıyı açtı ve içeri 3 adamla birlikte bir battaniyeye sarılı birini taşıyan 4 kadın girdi. Kadınlardan yayılan nahoş kokuyu bastıran bir tuz kokusu tavernayı doldurdu. Kel adam üzerine kan bulaşmış ceketini masaya savurup dükkanın kapısını kapattı ve kapıyı kilitledi. Işıkları açmaya yeltenen Ardıç’ı kolundan sertçe çekerek durdurdu.
“Kapalı kalsın.”
            Ardıç kolunu kurtarıp kadınların masanın üzerine bıraktığı battaniyeye yaklaştı. Ardıç’ın hayatında gördüğü en sarışın kadın sessizce ağlıyordu. Bir yandan da yavaşça battaniyenin ortasında yatan saçları yüzüne yapışmış kadının siyah saçlarını alnından tel tel toplamaya başladı. Ardıç kim olduğunu bilmesine rağmen sol gözdeki siyah deliğin ortaya çıkmasını bekledi. Kadın saçları yavaşça yüzünden almaya çalışırken bir yandan da defalarca “Malka moma” diye mırıldanıyordu. Ardıç telaşla, viski içen kel adama dönüp “Ambulans çağırıyorum.” Adam Ardıç’ın şarja takılı telefonunu alıp cebine attı ve dik dik bakmakla yetindi. Ardıç yağdanlığın arkasındaki bıçakları düşündü. Ve düşünmekle yetindi. Sol eli titremeye başladı. Battaniyede yatan kadın, kuru mor dudaklarını aralayıp bir hırıltı çıkarıp, kulağını ona yaslamış sarışına “Voda” dedi. Sarışın kadın Ardıç’a döndü. Kadının çökmüş gözaltları morluklarla yol yoldu. “Su” dedi Ardıç’a. Tavernacı koşarak tezgahın altında boşuna dolu bir şişe aradı. Trakya Rönesans’ta hiçbir zaman şişe su olmazdı. Sonra musluğun başına geçerken devrildi. İçerideki adamlar durmuş onu izliyordu. Ayağa kalkıp musluğu açtı. Musluktan odayı dolduran bir gurultu yükseldi. Tek bir damla bile akmadı. Telaşla bardağı musluğun ağzına dayayıp musluğu sonuna kadar açtı. Bir damla bile akmadı. Demir boruyu yerinden sökmek ister gibi sarstı, salladı, vurdu.
            Sarışın kadın “Su,” dedi.
            Ardıç’ın eli titrerken zar zor tutuyordu.
            “Su,” diye birinin seslendiğini duydu yine.
            Ardıç’ın kalbi artık kulaklarında atıyordu.
            “Su,”
            Ardıç’ın göğsündeki ilk baskıyla çenesi sıkışıp kitlendi.
            “Özür dilerim, özür dilerim…” dedi dilini ısırarak.
            “Hiç suyum yok.”

*Trakya Rönesans: Bakın mesela bu bir öyküdür:
            Dayanıklı bir adam olan Cihat Ardıç 17 sene boyunca İstanbul tersanelerinde içinde olmadığı gemilerin denizlere açılıp gözden yitmesinden bıkmış olacak, Çorlu’ya yerleşerek küçük bir taverna açmıştı. Garın hemen karşısındaki bu doğuştan metruk mekan, kırmızı duvarlarında boşluk kalmayacak şekilde Ferdi Tayfur posterleri, Hayyam şiirleri ve bira güzeli takvimleriyle doluydu. O sıralar bütün Trakya’yı kasıp kavurmakta olan Gırnatacı 8,9’luk Hüseyin ve tayfası Kalibreli Kızanlar her Perşembe gelip Rumeli türküleri, Roman havaları ve caz icra ederdi. Yerli kulaklar cazın yanık havasına alışamayacak kadar sert olsalar da taverna yavaşça kendi müdavimlerini biriktirdi. Bahsedilene göre kırkikindinin dışarıda kıyamet gibi indiği gecelerden birinde içeri çizgili takımını çekmiş, kaytan bıyıklı mürdüm eriği renginde bir adam girdi. Bir süre içtikten sonra caz armonikasını cebinden çıkarıp Kalibreli Kızanlar’ın alkolden, ergene kızlarına kavuşamamaktan ve bir dere dibinde ölmekten bahseden dünyalarına eşlik etti. Bu mızıkalı adam aslında Harlem Rönesans’ı şairlerinden Langston C. Freeman’dı. Yahudi köklerinin izini İstanbul’da süren beyaz bir kadının peşinden buralara sürüklenmişti. Bütün gece içtiler ve çaldılar. Şair olduğunu duyan Cihat Ardıç “karala madem bir şeyler” diye peçeteyi uzatanca, Langston’da başlığı ‘Trakya Rönesans’ olan üç dizeyi yazdı. Tabi bugün bile tavernaya İngilizce bilen biri uğramadığından, şiir çerçevesinde hala Mona gibi sırtarıyor. İşe bakın ki; mekanın adı o akşamdan beri Trakya Rönesans.  



2013 Ağustos 
Tolga Aydın


Resim:  Ege Avcı




Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir