Aralık 6, 2019

Levitation – Ekin Gökgöz

ressam: marc chagall

…hayat ne tuhaf, ne sırrına erilmez ve nadiren harika bir şeydi böyle.

Undermajordomo Minor, Patrick deWitt

Serap Ali’yi bulduğunda belki de yazın son gecesiydi. Şimdiden havada sonbaharın hüzünlü kokuları esmeye başlamıştı. Cırcır böcekleri uçsuz bucaksız tarlada aralıksız ötüyorlardı. Yıldızlar tepede cam kırıkları gibi ışıldıyor, Serap’ın güneş görmemiş yüzü ay gibi parlıyordu. Serap Ali’yi yaşlı bir kavağa sırtını dayamış hıçkırarak ağlarken buldu ve sessizce yanaşıp şöyle dedi:

         “Bir ağacın gölgesinde büyürsen alim, karanlığına ilişirsen zalim olursun. İşte annem böyle derdi.”

         Ali irkilip yerinden kalktı ve kan çanağına dönmüş sefil bakışlarıyla onu inceledi. Kızın kederli bir albenisi vardı. Kestane rengi saçlarının geceyle ne kadar da uyumlu olduğunu düşündü Ali ve bu düşünce karşısında açıkça utandı.

         “Neden ağlıyorsun?” diye sordu kız. Gözleri iki kara gülle gibiydi.

         “Çok istediğim bir şeyden vazgeçmek zorundayım,” dedi Ali masumca. Göz pınarları yine doldu.

         “Bir kadın mı?”

         “Şey dedim. Biri değil.”

         “Bu nerden baktığına bağlı. Bazı insanların kül tablasından farkı yok.”

         Ali ona yeniden baktı ve kızdaki kederin sebebini anladı. Boynundan çenesinin altına doğru uzanan bir yanık lekesi vardı ve bu ona tuhaf bir güzellik katmıştı. Bakışları istemsizce Serap’ın dudaklarına kaydı, sonra elleriyle yüzünü kapatıp bir kez daha hıçkırıklara boğuldu.

         “Sana birini mi hatırlattım?”

         “Biri değil! Şey! BİR ŞEY!”

         “Öyle olsun.”

         Serap ona usulca sarıldı ve dudaklarını taze öpücükle ıslattı. Ali büyülenmiş gibi kıza baktı. Sonra gözlerini kapatıp bekledi. Serap onu engin gecede üç kez daha öptü.

         Ve yükseldiler. Önce dibinde öpüştükleri kavaktan yukarı, sonra göğe, bulutların ötesine, atmosferin dışına, yıldızların yamacına yükseldiler. Serap bir tanesini seçmesini söyledi. Ali en yalnız olanı işaret etti. El ele süzüldüler semada ve yıldızın kızıl, soğuk toprağına bir kuş gibi tünediler. Evrenin ihtişamı ikisini de büyülemişti. Ali sordu:

         “Çocukken ne olmayı hayal ederdin?”

         “Aslında şu an hayal ettiğim şeyi yapıyorum.”

         “Nedir o?”

         “Çocukken bir süpermarkette kasiyer olmayı dilerdim. Şu an bir süpermarkette kasiyerim.”

         “Çocukken insanın büyük hayalleri olur sanıyordum.”

         “Mesela?”

         “Mesela ben çocukken astronot olmayı dilerdim.”

         “Ben dilemezdim.”

         “Ya da ne bileyim, insanın büyük hayalleri olmalı bence. Şair olmak gibi…”

         “Şair olmayı mı diliyordun?”

         “Hayır. Ama ona benzer bir şey. Büyük bir şey…”

         “Ama vazgeçmek zorundasın. Öyle mi?”

         “Öyle. Maalesef…”

         Serap bacaklarını yıldızın yamacından sarkıtıp ileri geri salladı. Ali kızın huzur dolu yüzüne baktı ve yine sordu:

         “Mutlu musun?”

         “Şu anda mı?”

         “Genel olarak. Kasiyer olmaktan mutlu musun?”

         “Bunu hiç düşünmedim. Annem derdi ki sükûnu kovalarsan ziyan, aramayı bırakırsan ihya olursun.”

         “Annen öldü mü?”

         Serap sessiz kaldı. Boynundaki yanık izini kaşıdı dalgınca. Sonra gözlerini kocaman açıp Ali’ye baktı.

         “Biraz daha uçalım mı?”

         “Olur.”

         “Nereye gitmek istersin?”

         “Venüs’ü hep merak etmişimdir.”

         “O zaman Venüs’e.”

         Ve iki genç aşık el ele uçtular. Venüs’e giden yol uzundu ama onların da pek acelesi yoktu. Sonsuz boşlukta yol boyunca öpüştüler.

         Yaşam kadar uzun ve keyifli bir yolculuktu bu.




Ekin Gökgöz

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir