Tekparmak – Onur Tuncay

Resim: Zdzislaw Beksinski

M.
 “Asıl mesele orta parmak. Noksan olan diğer dörtlü mühim değil, bu orta parmak çizdi benim hayatımı. Gerçekten mi? Tiksinmez misin? Bak işte, kolum gayet normal ve diğeri kadar güçlü, ama parmaklarım öyle değiller. Orta parmak gelişirken diğer dördü büyümemeyi tercih etmişler. Elim, koluma yapışmış bir top gibi ve bu topun ucunda bir çıkıntı var. Bu çıkıntı da benim orta parmağım oluyor. Sağ elimde sadece orta parmağım var, diğerleri ise yumuşak ve ıslak minik çıkıntılardan ibaretler. Çıkıntı bile denemez aslında onlara. Ben pürüz demeyi tercih ediyorum. Gün görünce ölen yeraltı yumuşakçaları gibiler. Pürüz yerine tırtık da diyebilirsin onlara. Biraz fazla yumuşaklar ama ben onlara tırtık demekte bir sakınca görmüyorum. Hayatımı tırmalıyorlar sonuçta. Beni aşındırıyorlar. Zımpara kağıdı gibiler. Onları pek çok şeye benzetebilirsin elbette. Benzetemeyeceğin tek şey ise parmak. Çünkü parmak dediğin şey öyle olmaz. Parmak denilen şey işte burada, ortada tek başına dimdik duran şeye denir. Solucanımsı çıkıntıların arasından boşluğa doğru uzanmış ince, uzun, eklemli bir uzuv. İşte gördüğün gibi, sağ elimde yalnızca orta parmak var. Bu yüzden arkadaşlarım bana Tekparmak diyorlar. Yürekleri çok katı değil mi? Böyle söylememeliler. Dokunmak istediğine emin misin?”
M.
“Beni yanlış anlamıyorsun, değil mi? Kendimi acındırmaya çalışmıyorum. Benim gibi eksik insanlar bunu çok sık yaparlar. Yalnızken sorunları yoktur, eksikliklerini kapatırlar, önemsemezler. Ama yanlarında biri varken bazen, birdenbire dünyanın en aciz yaratığı gibi davranmaya başlayıverirler. Yakınırlar, dövünürler, dert yanarlar. Ortada hiçbir şey yokken sırf kendine acındırmak için birdenbire ağlamaya başlayan ya da istediği anda benzini sarartıp kusabilen tipler bile gördüm, cidden. Bunu yapmalarının özel bir sebebi yok aslında. Onları anlamlandırabiliyorum. Yüzde yüz haksızlar diyemem. Açıkçası, acınası durumda olmak bazı şeylerin tabiatında var. Yani, acınası bir şey olmak için mükemmelliğini yitirmiş olmak gerekmiyor. Zayıflık dediğin şey, gücün olmayışı değil. Zayıflık, var olan diğer tüm şeyler gibi, kendi varlığı ve özü bulunan bir tabiat olayı. Yani, acınası durumda olmak eksik bir insan olmakla aynı şey değil. O tam, sen ise eksiksin. Olay bu kadar basit. Acizsin, acınasısın, zayıfsın. Hayır, elimi cebimden çıkarmak istemiyorum şu anda. Gerçekten, rahatım.”
M.
“Biriyle tanışırken sorun yaşıyorum, evet. Karşımdaki kişi tokalaşmak için sağ elini uzattığında ben ona karşılık veremiyorum. Aslında istesem, onları öpmek için eğilirken sağ elimi cebimden çıkartıp onların sağ ellerine tutuşturuveririm ama ben bunu yapmıyorum. Çünkü böyle yaparsam tepinerek çığlık atmaya başlıyorlar. Yani, bundan keyif almıyorum tabi ama bazen de, ne yalan söyleyeyim, içimden geliyor. Sağ elleriyle -sadece bir ucubeye ait olabilecek- elimi tuttuklarında birkaç saniye içinde yüzerinin nasıl değiştiğini görmelisin. Sadece bir kere o anı izlemelisin. Benimle tanışmak için takındıkları sahte gülümsemenin ardından beyinlerinde tanımlanamayan – sadece bir ucubeye ait olabilecek- nesneyi tuttukları anda yüzlerindeki yalan gülümsemenin bir cam gibi parça parça kırılıp düşmesini ve ardından gelen -sadece dehşet anlarında takınılan- ifadeyi gördüğünde ister istemez gülüyorsun.  Birinin acı çekmesine ya da korkmasına asla gülmem. Benim güldüğüm şey, insanların dokunmaya dahi tahammül edemediği bir şeyi taşıyor olmam. Düşünsene. İnsanları korkudan titreten, çığlık attıran, eşek kadar insanları oldukları yerde zıp zıp zıplatan şey sana yapışık. Hem de yıllardır. O iğrenç –sadece bir ucubeye ait olabilecek- organ senin bir parçan. Hayal edebiliyor musun? Herkesin tiksindiği ve gördüğünde kendi bedenine yapışık olmadığı için şükrettiği uzuv sana ait. Her gece onunla beraber uyuyorsun. Senin. Öyle de olacak. Bir gün onu kesip atsan bile senin kesilip atılmış iğrenç bölgen olarak tarihe geçecek. Göze takıldığı anda beyni uyarıp midenin kalkmasına yol açacak bir organın var. Sen onu seviyorsun. Zorundasın çünkü. O, senin. Sadece senin ve öyle de kalacak. Öldüğünde bile Tekparmak olarak anılacaksın. Çocuklar kabuslarında seni görecekler belki. Belki de yanlışlıkla senin o iğrenç parmağını gören bir çocuk, yetişkin bir insan olduğunda bile senin o iğrenç elini kabuslarında görüp yatağında sıçrayacak. Eşi ne olduğunu sorduğunda çocukken gördüğü iğrenç bir parmaktan bahsedecek. Eşi, bir parmağın ne kadar iğrenç olabileceğini tahmin edemediğini söylediğinde o kadar iğrenç bir eldi ki, yıllardır ara ara hep kabuslarıma girer diyecek. Sonra sarılıp uyuyacaklar. O gece bir daha senin o iğrenç elini görmeyecek. Ama başkalarının kabusu olan o çirkin organ hala sana yapışık olacak. Senin olacak. Senin. Sadece sana ait. Senden bir parça. Senin tüm benliğini kaplamış bir asalak. Virüs. Kabus. Geceleri, karanlıklar arasından gelip tüm bedenini kaplayan bir zift. Katran karası bir sis. Sadece orta parmağın hüküm sürdüğü topaklı bir el ya da ele benzer bir topak. Senden başka kimsenin dokunmadığı mahrem bir alan. Sürekli örtülmesi gereken bir ayıp, sana yapışık bir yasak veya günah. Hatırlayamadığın kadar uzun süredir seninle beraber bir insansavar. Senin leken. Bedeninden uzaya doğru uzanan sadece bir ucubeye ait olabilecek çirkin bir çıkıntı. Fakat gerçek şu ki zaman zaman böyle bir parçan olduğu için mutlu oluyorsun. Çünkü o iğrenç şey bile sensin. Seni temsil ediyor. İnsanlar senden bahsettiğinde akıllarında oluşan ilk imge iğrenç elin oluyor. Hehe. Bence komik bir durum, evet.”
M.
“Eksik olmak bir süre sonra alışılır hale geliyor. Altı parmakla yaşamayı öğreniyorsun. Tırtık olarak kalmış dört parmağın tırtık olarak var olmasını kabulleniyorsun. Ama asıl mesele iğrençlik. Sakındığın şey eksiklik değil, tiksindirici olmak. Dört parmağın eksik olduğu için o elinle yazı bile yazamıyorsun ama tiksindirici bir elle yazı yazamamanın yanında bu olay hafif kalıyor. Anlıyor musun beni? Bunları anlayabilirsin evet ama anlayamayacağın şeyler de var. Mesela çirkinliğime çirkinlik katma arzumdan sana bahsetmedim. Bak, görüyor musun, çantamda her zaman bir kutu vazelin bulunduruyorum. Sakat elime sürüyorum bazen. İhtiyacı yok buna. Normal bir insanın vazeline ne kadar ihtiyacı varsa, o elin de o kadar ihtiyacı var. Bunu yanımda taşımamın sebebi ise elimi kuvvetli bir silaha dönüştürmesi. Elimi cebimden çıkartmam gereken zaruri vakitlerde kimseye çaktırmadan sakat elime vazelin sürüyorum. Minik vantuzları olan bu yumrulu elim vazelin sürünce ışıl ışıl parıldıyor. Tıpkı bir salyangoz gibi. Ya da sudan çıkmış bir ahtapot gibi. Kıyıya vurmuş denizanaları gibi. Yağmurda sonra yollarda ezilen sümüklü böcekler gibi. İşte o zaman, yani vazelini sürünce, bir yumuşakçayı yahut bir sürüngeni andırıyor elim. Tarih öncesinden bugüne gelmiş ilkel yaratıklara benziyor. Yarım kalmış bir pençe, ya da tamamlanmamış bir kola dönüşüyor. İri bir sürüngenin avını zehirlediği iğnesine dönüşüyor. Böyle olunca ne oluyor biliyor musun? Bu kusur artık bir silah oluyor. Acınma durumun kalmıyor. İnsanlar senden direkt olarak tiksinmeye başlıyor. Salyalı bir sürüngeni bir yemek masasında görsen ne hissedersin? Kalkar mısın masadan? İşte bazen ben böyle yapıyorum. Güzel bir aile yemeğindeyken masanın altında elime vazelin sürüyorum ve lap diye masanın üzerine vuruyorum. Sonra elimi kaldırıp uçak sesleri çıkartarak yemeklerin üzerinde gezindiriyorum. Bunu yaparken de gülüyorum. Eğleniyorum. Tüm tabakların üzerinde elimi gezdirdiğimde masadakilerin iştahı çoktan kaçmış oluyor. Hepsi birlikte masadan kalkıyorlar ama böyle paldır küldür değil. Kaçmıyorlar benden anlıyor musun? Yanlış yaptığımı biliyorlar. Kızıyorlar bana. Yemeklerini bok ettiğim için. O sıcak masalarını kaldırıp kafalarına vurduğum için sinirleniyorlar. Ama yine de beni bir anda terk etmiyorlar. Nazikçe, yemeğin bittiğini, fazla yemenin insana zararlı olduğunu, yemeklerimizi aç insanlarla paylaşmamız gerektiğini söylüyorlar. Beni yaralamak istemiyorlar. Dikkat etmeni istiyorum, yemeklere elimi değdirmiyorum bile. Sadece masanın üzerinde gezindiriyorum ve onların mideleri kalkıyor. Beni yaralamamak için kırık gülümsemelerle çay faslına geçilmesi gerektiğinden bahsedip masadan birer ikişer kalkmaya başlıyorlar. Ahlaklılar. Yaralı insanları üzmemek gerektiğini düşünüyorlar. Zaten yeterince iğrençsin, bu yüzden olabildiğince az üzülmelisin. Çünkü senle doğmuş, hayat boyu seninle beraber olacak, büyüyecek, gelişecek, sonra senle beraber yavaş yavaş ölecek bir kusurun var. Bırakın, az yeyiverelim bu akşam yemeği. Sorunları var. Her zaman yapmaz ama bazen de böyle yapıyor işte. Kusura bakmayın. Bunları diyorlar birbirlerine. Bu esnada ben hala gösteriye devam ediyor oluyorum tabii. Onları duymamış gibi yapıyorum. Eğleniyorum gerçekten. Bak, burada dikkat etmen gereken nokta benim ne yaptığım. Çükümü çıkartıp tabaklarına işemiyorum. Sadece elimi masanın üzerinde uçak gibi gezdiriyorum. Vuuuv, vuuuuv, vuuuuv diye sesler çıkartarak ve ara ara kahkaha atarak. Onlar bulantılı midelerini sodayla yatıştırmaya çalışırken ben masada bir başıma kalıyorum. Masanın ortasına ıslak parmağını dayamış bir ucube olarak. Bu esnada bana acımıyorlar, benden iğreniyorlar. Beni her fırsatta yaralayan insanlardan böylelikle intikam alıyorum. Beni vurdukları yeri onların kalplerine saplıyorum. Yaramı kullanarak onlarla alay ediyorum. İnanabiliyor musun, tek kelime edemiyorlar bana. Çünkü bana söyleyecekleri her söz onlara vicdan azabı olarak geri dönecek. Çevremdeki insanlar için ıstırap makinesiyim. Benimle temasa geçen herkes bir şekilde benim yüzümden acı çekiyor. Elimin masada olması bir insanın vicdan azabı çekmesi için yeterli oluyor. Bu tarz anılar aklıma ne zaman gelse gülerim. Kusura bakma, hehehe.”
M.
“Bir kere terapi ya da ona benzer bir şeye gittim. Benim gibi tiplerin toplanıp teselli ve taktik aldığı bir yerdi. Kolsuzlar, bacaksızlar, ayaksızlar, kulaksızlar falan çeşit çeşit insan toplanmıştı. Biri geldi ve bizi oturtup konuşmaya başladı. Kendimizi kabullenmemizi, bizim eksik, korkunç ya da iğrenç şeyler olmadığımızı söyledi. Bunları o kadar çok söyledi ki terlemeye başladım ve sağ elimi cebimin en dibine kadar soktum. Konuşmacı bize bunları anlatırken yüzünün yarısı asitten erimiş yamalı bir adam ayağa kalkıp dilinin döndüğü kadar, “Siktir lan! Sen her gün bu yüzü görmek ne demek biliyor musun?” dedi ve yerine oturdu. Kısa bir sessizlik yaşandı sonra. Çok kısa bir sessizlikti ama o boşluğun içinde birbirimizi anladık. Yüzü yanık adam ve ben, kolsuz kadın ve gözsüz adam, hepimiz sessizce anlaştık. Sonra ne oldu biliyor musun? İlk başlatan burunsuz adamdı. Dediğine göre kokain çekmekten burnu çürümüş ve kesmişler. Gerçekten burnu yoktu adamın. Ama ben anlattığı hikayeye pek inanmadım. Neyse, ilk o burunsuz güldü işte. Gülerken domuz gibi bir ses çıkarttı hem de. Domuz gibi sesler çıkartarak kahkahalara boğuldu. Sonra kolsuz olan başladı, sonra ben ve sonra diğerleri. Karnımız ağrıyana kadar güldük. Sandalyelerden düştük ama gülmeye devam ettik. Asıl komik olansa neydi biliyor musun? Bize kendimizi sevmemizi söyleyen eğitmen kıpkırmızı olana kadar güldü. Nefesi kesilene kadar kahkaha attı. Yere yattı ve tepine tepine güldü. Sonra yavaşça durulduk, herkes kalkıp üstünü başını düzeltti ve birer ikişer mekanı terk ettik. Birbirimizle konuşmadık. Bir daha görmedim o insanları. Öyle bir yere de bir daha gitmedim zaten. Fakat o burunsuzun gülüşü hala kulaklarımda. Nasıl bir sesti çıkarttığı biliyor musun, böyle, ğork ğork. Ben en çok o burunsuzun gülüşüne güldüm zaten bir. Hala aklıma geldikçe de içimden gülerim o adama. Daha sonra güldüğü oldu mu hiç acaba? Ğork, ğork. Aynı böyle gülüyordu işte, genzinden ğork, ğork diye sesler çıkartıyordu. Evet, benim lakabım Tekparmak. Öyle bilirler beni. ”
M.
Elindeki kozları iyi kullanmalısın. Karşı cinsle ilişki kurarken en önemli kural budur bence. Onu yoklayıp nereden vuracağını öğreneceksin. Sonra da bulduğun boşluğa çalışmaya başlayacaksın. Bunları bildiğim için karşı cinsle iyi ilişkiler kurabiliyorum. Kaba tabirle söylemek gerekirse iyi bir avcıyımdır. Çeşitli şekillerde kadınlara yaklaşırım. Ama öyle rahatsız edici bir şekilde değil. Barda göz teması kurarım ya da bir tiyatro çıkışında yanına giderim. Ateş isterim mesela veya oyunu beğenip beğenmediğini sorarım. Bilirsin işte, aramızda elektrik oluşturmaya çalışırım. Sor istersen, arkadaşlarım var, onlara sor. Benim ne biçim bir avcı olduğumu anlasınlar sana. Aramızda küçük bir kıvılcım oluştuğunda ona doğru yaklaşır sorular sorarım. Sevdiği ve sevmediği şeyleri öğrenirim. Ona değer veriyormuş gibi yaparım anlıyor musun? Değer görmeyi herkes sever herhalde. Sonra, eğer işler umduğum gibi giderse, bir şeyler içmeye çağırırım. O gün ya da daha sonrası için. Randevu koparırım yani. Tiyatro çıkışlarına git, sinema salonlarından çıkan hüzünlü tiplere bir bak. Oradaki kadınların çoğu yalnızdır. Eğer kadınlarla tanışmak istiyorsan sinema çıkışlarında erketeye yat. Mutlaka bulursun. Bak, sana yemin ediyorum, kesin orada kafa dengi bir hatun bulursun. Çünkü ne kadar mutsuz ve yalnız insan varsa hepsi sinema salonlarına doluşurlar. Hiç tanımadığın insanlarla beraber, beyaz bir perdenin üzerinde hareket eden düşleri izlediğin karanlık bir mağaradır sinema. Ağlaman ya gülmen garipsenmez. Hem de –sözde- sosyalleşme yeridir. Hem yalnız kalıp hem de sosyalleşirsin. Biraz da kendini kandırırsın yani. Evde ağlamaktansa sinemada ağlar bu yalnız tipler. Sonra da, şiş gözlerle salondan çıkıp bir sigara yakarlar. Genelde acıkmış olurlar ama bazen de olmazlar. O yüzden ortalama bir yer teklif etmelisin. Yemeği olan ama sadece bir şeyler içmek için gelenlerin de olduğu mekanlardan bahsediyorum. Garson geldiğinde hemen bir bira söyle kendine. Önceliği ona vermeden birayı yapıştır ki böylelikle cesarete gelsin. Alkol iyidir, arayı yumuşatır. Bir bira, şişe olsun, evet. Sonra kendinden bahset. İyi şeyler anlat ona. Yaşadığın komik ya da güzel anıları anlat. Kimse, tanımadığı bir adamın derdini dinlemek istemez. Derdini anlatmak ister ama dinlemek istemez. Neden istesin ki? Sen kimsin ki? Onun da derdi var yani sonuçta. Bak bu esnada ben elimi cebimden hiç çıkarmam. Bazen de bardağı tutarken zorlanıyormuş gibi yaparım. Yani sağ elimi kullanamadığımı belli ederim ufak ufak. Bir aksilik olduğunu anlar. Ne olduğunu sormaya cesaret edemez ama bir şey olduğunu anlar. Becerebiliyorsan bazen yüzünü ekşitebilirsin. Burada dikkat etmen gereken şey ise oyunu abartmamak. Fazla abartırsan senin sakat olduğunu düşünür. Sakat değilim ama mükemmel de değilim havası vermek lazım. İyi beceririm ben bunu. Gerçekten çok iyi oynarım. Arada bir birayı devirdiğim bile olur. Ah, tutamadım, özür dilerim, masayı kirlettim, kusura bakma gerçekten, üstüne geldi mi, yok ben iyiyim, hayır sarhoşluktan değil, alakası yok, tutamadım, rahatım evet, fazlasıyla hem de, ne olacak ki, garson, garson, bir bira daha. Ve sonra bu faslı geçerim. Bu arada elim hala cebimdedir. Onu oradan çıkartmam. En kuvvetli silahı hep sona saklarım. Senin ellerin sağlam biliyorum ama herkesin bir silahı olur. Senin de vardır kesin. O, her neyse sona sakla işte. Çünkü avını onunla yakalarsın. Ben birkaç bira yuvarlayıp kafalarımız hafif yükselince kalkar bir tuvalete giderim. Saçımı başımı düzeltirim ve masaya geri döndüğümde sandalyemi ona doğru yaklaştırırım. Sıcaklığımı hissedebileceği bir mesafeye konuşlanırım. Anlat derim, anlat ne derdin var. Ama bunu baba gibi sormam. Gülümseyerek yaparım. Sanki anlattığında tüm sıkıntısı un ufak edebilecek bir gücüm varmış gibi davranırım. O şeyi hissettiririm yani, şeyi işte, aura mı diyorlar ona? Heh, aurayı hissettiririm. Zaten anlatmaya hazırdır. Patır kütür dökülmeye başlar. Umurumda olmayan ve dinlemekten zerrece keyif almadığım şeyleri anlatır durur. Yalnızlık, melankoli, aşk acısı, parasızlık, uyum sağlayamama, arkadaşsızlık gibi tantanaları art arda dizer. Bu esnada ben, cebimdeki elimi oynatırım. Kasıklarımın yakınında durmadan kıpırdanan elime takılır gözleri. Bunu garipserler, ben bu esnada yüzümü ekşitmeyi de ihmal etmem. Böylelikle sonunda beklediğim soru gelir: “Elinde bir sorun mu var?” veya “Neden elini cebinden çıkarmıyorsun?” diye sorarlar bana. Bu kısım nedir biliyor musun? Benim şov yaptığım kısımdır. Tüm ustalığımı konuşturduğum bölüm burasıdır. Başlarım o –sadece bir ucubeye ait olabilecek- elimi anlatmaya. Anlatır da anlatırım. Buradaki tek kural elini cepten çıkarmamaktır. O, saklı durmalı. Merak uyandırmalı. Doğru zaman beklenmeli. Ben doğru zamana gelene kadar elimi tasvir ederim. İnce ince detaylandırırım. Islak, yapışkan, salyalı, mantarlı derim. İğrençlik çıtasını epey yükseltirim. Baya yukarı koyarım. Yüzleri düşer, irkilirler, beni baştan ayağa süzerler. İçlerinden, hayır bu adamın bu kadar çirkin bir eli olamaz, derler. Sonunda ondan utandığımı, kimseye gösteremediğimi, hayatım boyunca beni engellediğini söylerim. Bunu söyleyince başlarlar teselliye. Beni mutlu etmek isterler. –Sadece bir ucubeye ait olabilecek- elimi görmek istediklerini söylerler. Reddederim ama bu reddediş, hadi ısrar et, demektir. Bu, tamamen oyunculukla alakalı. İyi tonlama, iyi mimik, doğru zamanlama. Sonra ısrar ederler ve elimi yavaşça cebimden çıkartırım. Gördüklerinde yerlerinde bir kıpırdanırlar ve tiksindiklerini belli etmemeye çalışırlar. Anlatırken çıtayı çok yükseğe koyduğum için gördüklerinde anlattığım kadar çirkin olmadığını görürler. Bu onları rahatlatır. Çünkü, anlattığın kadar da kötü değilmiş, deme şansları vardır. Ben de, hayır anlattığım kadar çirkin, derim. Hayır, derler, o kadar da değil. Sonra sakat eli saklarım. Çirkin tarafı fazla göstermek iyi değildir. Sağlam elimle onun elini tutarım ve kendime doğru nazikçe çekerim. Bir sigara yakar onun dudaklarına tutuştururum. Bir sigara da ben yakarım. Biramı yudumlarken onun başını omzuma koymasına izin veririm. Nefes alışını boynumda duyarım. Bu esnada çirkin elim cebimde durur. Görevini tamamlayıp yuvasına girmiştir yani. Bir yudum bira aldıktan sonra onu saçlarından öperim. Oradan sonra olay kopar zaten. Bana doğru bakarlar. Korku ve hayranlık arasında kalırlar. Yavru bir geyiğin av tüfeğine bakışı gibidir o bakışları. Böyle çirkin bir şeyim olmasına rağmen nasıl bu kadar güçlü olabildiğimi düşünürler. Hayranlık tarafı ağır basar ve ben o anda gülümserim. Sonra dünyanın her dilinde, gel dudaklarıma yapış, anlamına gelen o bakışı atarlar. Flu bir gülümsemeyle harmanlanmış melankolidir bu. Binlerce insan arasından bir sakata çatmış olmanın getirdiği hüzünle karışık kuvvetli birinin yanında olmanın verdiği mutluluğu yaşarlar. Ben bunların hepsini aynı anda hissettiririm ona. Ve dudaklarına yapışırım. Vantuz gibiyimdir ben. Sonrasını biliyorsun zaten. Benim ya da onun evine gideriz. Bazen otele, bazen de bir arkadaşın evine. Bazen arabayı sote bir yere çeker içinde düzüşürüz. En çok gözlemlediğim şey ne biliyor musun? Malum elimi bacaklarının arasına sokup ıslak yarığını kurcalamaya başladığımda çıkarttıkları inilti hiçbir şeye benzemiyor. Feryat ve keyif, acı ile haz arası bir tını. Kulaklarımdan günlerce silinmeyen belli belirsin bir, ıhh, sesi. Baştan bilmiyordum bu, ıhh’ın, sebebini. Sonra bunun üzerine kafa yordum ve durumu çözdüm. Çirkin bir şeyin, en çirkin ve en yalın haline, en mahrem anlardan birinde sahip olabildikleri için haz alıyorlar. Yani aslında, korkunç bir şeye hükmediyor olmayı, korkunç şeyi başkalarının kullanamadığı bir şekilde kullanabiliyor olmayı seviyorlar. Yaraları onaran kutsal su sanıyorlar kendilerini. Beni mutlu ettiklerini zannediyorlar. Böylelikle mutlu oluyorlar. O tırtıkların kasıklarına değmesinden hazzetmiyorlar ama beni mutlu ettikleri için zevk duyuyorlar. Benim için fark etmiyor gerçi, ben dalgama bakarım. Sana açık ve net bir şey söyleyeyim, kendine acındırarak bir yere varamazsın. Önemli olan eksikliğini silaha çevirmek. Ben onların dertlerini umursamıyorum mesela. Adlarını bile önemsemem. Ben işime bakarım arkadaş. İnanmıyorsan bizim çocuklara sor, benim nasıl bir çapkın olduğumu anlatsınlar sana. Bana bunları öğreten de Kör Adem zaten. Adem var ya, Adem. Nasıl bir piçtir o bilemezsin. Kim? Ben mi? Tabi, sık sık mastürbasyon yaparım. Günde iki kere falan.”
M.
“Böyle bir yaşam elbette kolay değil ama zor da sayılmaz. Kodlarını çözmen gerek. Sistemin nasıl işlediğini öğrenirsen yaşamın kolaylaşır.  Bu elbette zaman alıyor çünkü başlarda herkesle eşit olduğunu sanıyorsun. Zırvalık. Kimse kimseyle eşit değil. Benim gibi sakınması gereken bir şeyleri olan insanlar devamlı arada durmak zorundalar. Çok önde olduğunda kendini göstermeye çalıştığın zannediliyor. Geride durunca da yaran olduğu için ezik olduğunu düşünüyorlar. Halbuki benim bu –sadece bir ucubeye ait olabilecek- eli umursadığım falan yok. Herkes gibi standart bir karakterim var. Ama insanlara bunu anlatmakla uğraşmak yerine arada durmayı öğrendim. Bahşiş isteyen bir garson gibi olmalısın. Sadece gereken anda kendinin belli etmelisin. Eğer fazla önde durursan dilenci muamelesi görürsün, geride durduğunda ise bahşişi kapamazsın. Tam arada durmalısın. Ukalalıkla siliklik arasındaki çizgiyi bulmalısın. Özgüven patlaması yaşamayacaksın ama pısırık da olmayacaksın. Zor bir şey, pek çok kişi bu çizgiyi bulamaz ama ben bu işin ustasıyım. Stepneyim yani bir nevi. İhtiyaç halinde ortaya çıkan, gerekmedikçe kullanılmayan ama varlığı güven veren bir şeyim. Şeyim. İnsan değil, kırılmaması gereken bir nesneyim. Devamlı arada tutulup idare edilmesi gereken bir Şey. Bakıldığında haline şükretmeni sağlayan bir varlık. Fuzuli bir beden. Eşyayla canlı arasında bir yaratık. Yanında olduğunda kirli bir haz almanı sağlayan ayak bağı. Doğru düzgün tokalaşamayan bir insan müsveddesi. Varlığı herkese acı veren bir azap makinesi. Havada dolaşan, mecburen soluduğun bir zehir. Yaratılışı vicdan azabına yol açan bir insan. İhtiyar bir adamın üflediği kara büyünün sonucu doğan Tekparmaklı bir insan. Hep arada durması gereken biriyim ben. Ne ileride, ne geride. Herkesin arasında duran ama hissettirmeden herkesin içinden geçip gidebilen biriyim. Sessizce, iz bırakmadan, yaralamadan geçip giden  biri olmak için çabalıyorum. Suyun dibine dokunduğunda billur gibi suları bulandıran bir insanım. Bu yüzden kimseye dokunmuyorum. Bunları konuşmaya gerek bile yok, umursamıyorum. Dert etmem ben. Alıştım yani. Sorun değil benim için bunlar. Ellemek istediğine emin misin?”
M.
“Hayattan beklediğim şeyler var, evet. Mümkünse tabi. Dört adet parmak bekliyorum. Birinin bana dört parmak borcu var. Olmalı. Gerçekten sadece dört tane parmak lazım bana.”
M.
“Bir bardak su alabilir miyim?”
Onur Tuncay

Onur Tuncay
Onur Tuncay son yazıları (Hepsini Gör)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir