Bir Masalın Öyküsü – Ömer Bilgiç

     

         Yıllar yıllar önce dünyaların birinde, koca dağların arasında, balıkların bile henüz keşfedemediği denizlerin kıyısında  kimilerinin dünyalarindan daha büyük bir köy varmış ve bu köyün de bir tanrıçası. Köyün tanrıçası, köylüsünden bir gün olsun bereketini esirgememiş ve yıllardır süregelen huzurlarını bir nebze dahi olsa bozulmasına müsade etmemiş, nerede bir hır çıkartabilecek, olumsuz bir şey görse bu durumu herkesin lehine çevirir ve neşelerini daha da arttırırmış. Hatta tanrıça bugüne dek bir tek köylüsünün bile canını almamıştır.  Ama bir sorun varmış, bu köy bir türlü bu tanrıçanın varlığından haberdar olmamış. Tanrıça, varlığından haberdar olmaları için peygamberler göndermiş; tüm peygamberleri deli sanmışlar. Denizleri canlandırıp, yöresel danslarını ettirmeye kalkmış bu sefer de köylüler, denize eşlik edip dans etmeye başlamış. Ama şüphesiz ki yaptığı en büyük mucize ne zaman bir köylü bir ümitsizliğe kapılsa gökten birden binbir çeşit çiçekler yağdırır ve tanrıça çiçekleri her yağdırdığında bir ümitle köylülerin, bunlara bir mana yüklemesini beklermiş. Tanrıça, köylülerin olağan dışı kavramının olmadığını fark edince, ümitsizliğe kapılmış, tanrıça yıllar boyunca onların böylesine mutlu ve beraber oluşunu, yalnızlığıyla ve içten hüzünleriyle seyretmiş. Bir gün tek bir çözüm yolunun olduğuna ve bunun da ancak onlardan biri olması gerektiğine karar kılmış.. Mutsuz bir tanrıça olmaktansa, mutlu bir insan olarak kendisini dünyaya getirmenin daha mantıklı olduğunu düşünmüş. Bir demirci karısının rahmine kendini bırakmadan önce, son kez yeryüzüne bir ayet bırakmış: “Eğer ben ki bu köyün tanrıçası; yok olsam bile; Yeryüzünde yaşayan kimseyi, hiçbir koşul yaşlandırmasın ve hiçbir kötü virüs bir daha bu topraklara uğramasın”, demiş. Ölümsüzlüğün tarifini böylesine dolaylı yoldan yapması, tanrıçanın dahi bir cinayet ihtimalini bilmemesiymiş. Tanrıçanın yapmış olduğu en büyük hata da bu olacaktı. Demircinin kızı olarak kendisini dünyaya getirtmiş. Doğduğu gece, bir tek kötü sözün dahi işitilmediği bu köyde bir cinayet işlenmiş: demircinin karısının sancıları tuttuğu vakit, demirci alelacele ebeyi çağırmış fakat ebe uykusunu bölünmesinden rahatız olup; “Hay sana da karına da şimdi…”, deyince, demirci sinirlenip av tüfeğini evden alıp gelmiş ve ebenin ağzına ateş etmiş. Köy ahalisi bunun cezalandırılması gerektiğini düşünmüş ve köyün muhtarı, ceza olarak demircinin kafasını kesmiş. Demircinin karısı da gidip köy ahalisine demiş ki; “Madem benim kocamı öldürdünüz; adam öldürdü diye, öyleyse muhtarı da öldürün”. Köy ahalisi de bu teklifi mantıklı bulup, hemen muhtarın kellesini uçurtmuş. Muhtarın kız kardeşi, muhtarın kellesini uçuran adamın kellesini uçurtmuş ve bu böyle yıllar boyunca devam ediyor fakat köy ahalisi saçma sapan bir kısır döngüye düştüğünün farkında olmuyor hatta her gün daha da büyük bir hırsla, bir suçlunun ölüm kararını verir ve celladını da ertesi gün cezalandırma kararını büyük bir onurla verir olmuş ama bir süre sonra köydekiler sıranın kendilerine geleceğinin farkına varmış ve ölüm denilen şeyle tanışmaya ve bazıları ölümden sonrasını sorgulamaya başlamıştı. Ama aralarında öyle birisi vardı ki, ne yemek yer ne bir damla bir şey içer yalnızca ölümden sonrasını düşünür olmuş. Zamanla bir gücün varlığının olduğuna inanmış ve bu hayatın tamamen bir oyun olduğunu insanlara anlatmaya başlamış. Bu düşünce birden yayılmış ve insanlar, bir tanrının varlığına inanmaya başlamış, Sürekli dualar ediyorlarmış. Tanrıçamız altı yaşına gelmiş ve kimsesiz olarak bu yaşında kadar sokaklarda büyümüştü. Tanrıça, bir gün çarşıdan geçerken, bu adamı görür. Adam, çarşıda kasaların üzerine çıkmış ve bağıra bağıra “Bir tanrı var, bir ahiret var”, diye bağırıyormuş. Tanrıça bunları duyunca dünyası başına yıkılmış. Dayanamayıp adamın yanına koşmuş,” Hayır !, vardı, Bendim ama artık yok !” , demiş. İnsanlar tanrıçanın üzerine yürümüş fakat adam hemen tanrıçayı oradan uzaklaştırmış.
İki yıl geçmiş ve köyde son üç kişi kalmışlar. Tanrıça, adam ve bir gün öncesinde manavın kafasını uçuran cellat. Adam, tanrının bunu istediğini bildiği için bir tebessümle kütüğe kafasını uzatmış olan suçluya doğru yürümeye başlamış. Titreyen elleriyle baltayı alıp suçlunun boynuna indirmiş, aslında bu şekilde kendi boynuna da indirdiğini hissetmiş. Bunları titriyerek izleyen tanrıça, yarın bunu yapmayacağını kendine tekrar tekrar söylemiş. O gece ikisi de yarını düşünmekten uyuyamamış. adam, tanrıçanın her zaman uyuduğu pazar meydanında onu bulmuş ve vaktin geldiğini söylemiş. tanrıça, bunu yapmayacağını söyleyince, adam titrek bir sesle:

“Yapmalısın, başka çarem yok”, demiş ve tanrıçanın ayaklarına kapanmış:
“Tanrımız bunu istiyor nolur, bu iyiliği yap bana”, deyip kütüğe yatmış.
Tanrıça ümitsizce baltayı kaldırıp adamın boynuna indirmiş. Yalnızlığının kaçınılmaz bir kader olduğunu düşündüğü o saniyelerde, gökten binbir çeşit çiçekler yağmaya başlamış.


                                                                                                          Ömer Bilgiç




Konuk
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir