Mayın – Kaan Beyoğlu



         -Eroinden ölen bir insandan farkımız yok. Hatta birçoğundan daha gencim. Ve bu aptal mayın… En iyi ihtimalle bacaklarımı alacak benden. Ne için? Biz korumasak da bu ülkeyi, sırf para kazanmak için, koruyacak insanlar bulunur. En kötü Amerika demokrasi getirir bize. Askerlikten evvel çok osururdum ben. Bazen kötü kokardı bazen kokmazdı ama hep gürültülüydü. Ev arkadaşım, Amerika osuruğundan haberdar olsa, kıçına demokrasi getirir derdi. Bir kere de göbeğini Afrika’ya yollasak kıtlık biter, Zambia’nın ortasına anıtını dikerler, demişti. Esprilerini acıklı olayları baz alarak yaptığından, katıla katıla gülemiyordun. Yaratıcıydı yine de. Yani bilmiyorum, fena değildi. Diyeceğim o ki; osuruğumu da çaldı bu askerlik benden. İnsansız uçakların, tankların kol gezdiği bir dönemde, mayına basan bir asker! Trajedi, iki perde! Bacaklarım olmadan yaşamak istemiyorum.
 Gerçi yalan yok, imkanım olsa onları pek az kullanırım onları. Geçer televizyonun karşısına tüm gün kuru yemiş yerim. Yine de işemem, sıçmam lazım. Arada bir çöpü kapıya koymalı, markete gitmeliyim. Sevişmek meselesi var bir de. O nasıl olur sahi? Sikimi de parçalar mı bu siktiğimin tuzağı? İstemiyorum bacaklarım olmadan yaşamak. Eroinden kolumu kesselerdi de yaşamak istemezdim ama bunu fark edecek kafada olmayacağım için bu kabul edilebilir bir durum. Hem tek kolla birçok şeyi yapabilirsin. Kahve içebilirsin mesela. Rüzgarsız bir yerde sigaranı da yakabilirsin. Sol kolunu kaybedecek kadar şanslıysan, tokalaşabilirsin hatta. Ama bacakları olmadan ne bok yer insan. O yüzden sağa sola atlamaya çalışmayacağım. Olduğum yerde son kez zıplayacağım. Son kez, hayatımda hiç olmadığım kadar yaklaşacağım uçmaya. Bırak uçağı, Şu askerlikte, helikoptere bile binmedim ben. Gittiğim üç beş tatil yolculuğunda da araba veya otobüs kullandım. Zaten yaşamın ilk 20 yılı oldukça kendini bilmez geçiyor. Okuluydu, ergenlik mastürbasyonlarıydı… Ben şimdi bu halde olacağımı bilsem kesin bir yerlere uçardım. Urfa’ya uçardım mesela. Patlıcan kebabı yerdim. Orda güzel oluyormuş. Geçen gece İbrahim yüzbaşı ballandıra ballandıra anlatmıştı ya. Hepimizin ağzı sulanmıştı. Tırnaklarımızın arasındaki kiri, toprağı kemirmiştik. Gözlerin dolmuştu da katıla katıla sana gülmüştük. Onlar başarmış mıdır sahi? Telsizde bir şey yok mu? Monoloğumdan dikkat etmiyorum hiçbir şeye. Halbuki insan son anlarında konuşmamalı. Yaşamalı. Konuşmak sonradan edinilmiş bir vasıf. Doğaya, doğallığa en uzak şeylerden biri. Yine de insan hep bir son sözün hayalini kurar. Edebi kimselerin son sözleriyle doludur tarih külliyatımız. Baksana kuşlar var. Alabildiğine bozkır sonra. İlerde tel örgüler. Hadi biraz daha derinleşelim. Kuşlar beyaz ve batıya uçuyorlar. Bozkırda koyudan açığa sarının her tonunu görmek mümkün. Tel örgüleri bütün pas tutmuş. Telleri tutan direklerin bazıları çeşitli dış etmenler yüzünden yamulmuş. Manzarayı düzensizleştiriyor hatta, yapılış amacı yüzünden; çirkinleştiriyor. Beni anlıyorsun değil mi? Bak ben de düştüm aynı kanıya. Anlaşılmadan ölmek istemiyorum. Anladım, desen, sanki hayata geliş amacımı tamamlamış olacağım.
– Her söylediğin şeyi anlamadım, ama hepsini duydum. Şimdi olmasa da, zaman içinde anlayacağıma eminim.
– Dürüstlüğün bana hep ilham veriyor. Geçen hafta, Cudi’de çatışırken, ortalık toz dumandı, herkes: Başarabiliriz, diye bağırıyordu. Yüzbaşı İbrahim: Gebertiyoruz onları, gebertiyoruz, diye kıçını yırtıyordu. Sonra sen siperden fırlayıp yarağı yedik ulan yarağı yedik, diye bağıra bağıra… (güler) Bu mayının burada olmaması gerekiyordu.
– Bizim de.
– Ama o burada. Kim bilir kaç yıldır. Yaratılış amacını gerçekleştirebilmek için beni bekliyor. Muhtemelen bizimkiler yerleştirdi bunu buraya. Bir safdaşım, geldi, bu toprağa baktı, güzelce sakladı.
– Ortalama otuz yıl önce. Öyle tahmin ediyorum.
– Belki de kahramanlık unvanı filan almıştır. Başbakanın biri kendisine bir madalya takmıştır. Emekliliğinde evine savaş hatıralarını koyabileceği bir vitrin satın almıştır. Hala hayatta mıdır acaba? Kendi kanından bir kişinin ölümünden sorumlu olduğunda bunu hissedebilecek mi?
– Muhtemelen ölmüştür. Son otuz yılda çok insan öldü.
– Zaten saçmaladım ben de. Ölümün gerçekliği arttıkça ve zaman daraldıkça; düşünceler metafizikselleşiyor. Ne kadar sikim bir kelime kullandım öyle. Sartre’ı biraz olsun anlayabiliyorum şimdi. Benliğimi büsbütün ele geçiremese de, korkuyu duyumsuyorum. Varlığımın hiçliğe ermesi fikri, ölüm bana uzakken ne kadar doğru görünmüştü. Bu düşünce kendimi özgür hissetmemi sağlardı. Sen hiç ölümünü düşündün mü?
– Birkaç kez.
– Peki bu hayallerinde, öldükten sonrasını da düşünüyor musun?
– Tabii. Ailem mezarımın başında ve ağlıyorlar, sevdiğim kıza bir mektup bırakmışım, o da ağlıyor. Ben onları mezarımın başından izliyorum. Bazı hayallerimde, Allah bana, içlerinden birine görünebileceğimi söylüyor, arada kalıp her defasında aşkı seçiyorum.
– Ütopik. Bunun filmi yapılmıştır mutlaka ama hatırlamıyorum şimdi. Pek romantik film izlemedim. Ama ölümden sonrası olmayacak. Bilincin kapandığı ve beyin ölümünün gerçekleştiği anda her şey bitecek. Koca bir hiçlik. Hiçlik kelimesi bile, bu durum için, anlamından fazla şey ifade ediyor. Kendimi ifade edemiyorum. Öyle bir kelime yok.  Durumu açıklayabilecek en iyi şey susmak galiba.
– Kelimeler öyledir. Yalnızca semboldür onlar, en başından beri, asla anlamlarını tamamıyla karşılamazlar. Birilerine haber vermemiz lazım.
– Ben gittikten sonra verirsin. Her şey daha açık ve net olur. Kimse boşuna koşturup umut etmez. Olabildiğince sıradan noktalanmak istiyorum ve mayına basıp ölen bir asker, mayına basılı kalıp ölümü bekleyen bir askerden daha sıradandır. Drama gerek yok.
– Nasıl istersen. Böyle bir anda söylediklerinin aksini yapacak değilim.
– Varoluşumu tamamladım. Yani, tabii ki hayal ettiğim hayat bu değildi ama, yazılması gereken şeyleri yazdım. Söylenmesi gereken şeylerin bir kısmını söyledim. Ya da şimdi, çırpınmaya bu denli yakınken, kendimi kandırıyorum. Bilemem. Senin gibi bir karakter hakkında yazmak isterdim ama. Yabancı’dan çok daha gerçekçi bir öykü yazabilirdim. O kitap, biraz fazla.
– Ya çoğunluğu?
– Ne?
– Söylenmesi gereken, ama söyleyemediğin çoğunluk?
– Ne yazık ki onlar ehemmiyetini yitirdi.
– Bana yerine getirmem için son bir görev vermiyor musun?
– Nasıl yani?
– Bilmiyorum. Filmlerdeki gibi. Dedenden kalma bir saat belki?
– Dedem bana bir saat bırakmadı.
– Sevdiğin kadına yazdığın aşk mektubu?
– Sevdiğim kadın ona olan aşkımı okumak istemez.
– Bir şey istemen lazım ama.
– Neden?
– Farklı olmamak için. Sıradan insanlar son anlarında silah arkadaşlarından bir şeyler isterler.
– Ne istemeliyim bilemiyorum.
– Çok kolay olmamalı. Ama imkansız da olmamalı. Kısa bir yolculuk gerektirmeli. Güzel bir kadına veya çocuğa, olmadı yaşlı bir anaya ulaşılmalı sonunda. Harcanan efor azami derecede; dram bol olmalı.
– Son anlarımı yaz o zaman. İmla hatası olmasın ama. İmla hatalarından hoşlanmam. Fazla süslemeden de hoşlanmam. Bak buradaki de ayrı ve hayat çok da süslü değil. Sonra Sevdiğim kıza da git, benim yerime onu; boynundan, göbek deliğinin sol yanından ve sağ topuğundan öp.
– Oldukça zor ve meşakkatli bir görev. Ortaya çıkabilecek birçok sorun öngörüyorum.
– Sen kaşındın.
– Kızı anlat bana.
– Defalarca anlattım.
– Hayır. Karakterini anlattın, anılarınızı anlattın, sevişmelerinizi anlattın. Ama onu hiç anlatmadın. Betimle. Onu bulmamı kolaylaştıracak şeyler söyle.
– Tamam ama anlatacaklarımı yazma. Mahremiyet önemli. Onun mahremiyeti her şeyden önemli. (betimler)
– Ya kız izin vermezse? Başka şeyler denemem gerekirse?
– Senden onu, gerekirse zorla öpmeni mi istememi bekliyorsun?
– O anki şokla ya da sırf beni beğenmediği ve seni unuttuğu için, zorluk çıkarabilir. Yalnızca, bana verdiğin görevi elimden geldiğince tamamlamak için, onayını istiyorum.
– Birden ölesim kaçtı. Pekala, zorla öp onu, istemezse. Ama önce güzellikle anlat her şeyi. İkna kabiliyetini, samimiyetinden kimsenin şüphe etmediği açık sözlülüğünü kullan.
– Peki, sevgilisi filan varsa o an yanında? Ya o karşı çıkarsa. Benden de güçlüyse üstelik ve kötü kötü bakıyorsa?
– Ve sen hala bu angaryayı yapmak mı isteyeceksin?
– Tabii. Bir söz vereceğim sana. İçinde namus, onur, haysiyet olacak. Elimden geleni yapmalıyım.
– O durumda ne gelir ki elinden?
– Adamı bıçaklayabilirim.
– Öldürmek için mi etkisiz hale getirmek için mi?
– Daha sonra şikayetçi olabilir ya da izimi sürüp beni bulabilir.
– Bunu sevdiğim kadın da yapabilir.
– Evet. Son sorunumuz da o.
– İyi onu da öldür o zaman.
-Tamam. Sana kutsal saydığım her şey üzerine söz veriyorum.
– Ve düşündüm de. Şimdi yazmanı istiyorum konuştuklarımızı. Sana güvenmediğimden değil. Ama öykümüzün yazılma sürecinde yer almak istiyorum. Bir saati bulur zannediyorum. Bir saat daha durabilirim. Kalemin kağıdın var mı? Benim çantamda var. Dikkatlice al istersen.
– Tamam. Var. (hikaye yazılır) Bitti, artık gidebilirsin.
– Dur. Bunları da yaz. Son kez bir insana dokunmak istiyorum. Bana sarılır mısın? Ve birbirimize sarılmamızla bitsin hikaye. Güzel bir final!
(Birbirlerine yürekten sarılırlar.)
Not: bu hikaye, bir mayın kazasında ölen iki askerin yanı başında bulunmuş. Bu iki askerden hangisinin Kabil, hangisinin Habil olduğu, yalnıza; mayın tarafından bilinmektedir.

                                                                             Kaan Beyoğlu



Konuk
Latest posts by Konuk (see all)
Sosyal Medyada Paylaş
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

View all posts by Konuk →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: