Kişisel Kıyam I – Kaan Beyoğlu



Kazadan sonra benimle konuşan ilk anormal varlık Discovery Channel’daki maymun oldu. Karımla kanepeye karşılıklı uzanmıştık. Birbirimizin ayaklarına masaj yapıyorduk. Televizyonda, makyaj malzemelerinde denek olarak kullanılan hayvanlarla ilgili bir belgesel vardı. Anlatıcı; zulümden, haksızlıktan filan bahsediyordu. Üç beş kokoş kendini güzel zannedecek diye bu hayvanlara yapılan reva mı, diyordu.
Küçükken bütün belgeselcileri vantrolog zannederdim ve bu gerçekten ilgimi çekerdi. Birinci sınıfta öğretmenin, büyüyünce ne olacaksınız, sorusuna, hiç düşünmeden, belgeselci, cevabını vermiştim. Kadın nedenini sorarken kuşkusuz vahşi doğanın çekiciliği hakkında birkaç çocukça şey zırvalayacağımı düşünüyordu ama tahmin edersiniz ki olaylar pek de öyle gelişmedi. Çünkü hepsi karınlarından konuşabiliyor, diye bağırdım. Bütün sınıfla beraber öğretmen de güldü. Sonra bana: Peki sen konuşabiliyor musun, diye sordu. O anda karından konuşmanın belgeselci olununca öğrenilmediği, aksine, yalnızca karnından konuşabilen kişilerin belgeselci olabildiği kafama dank etti. Telaşlanıp kendimi zorladım, yaşıma göre olgun bir geğirik ve sıranın üstüne bir parça mide öz suyu çıkarınca ve sınıftaki birkaç sıpa gülmekten yere kapaklanınca, öğretmen ciddileşmesi gerektiğini anladı. Çantasından çıkardığı mendil ve suyla sıramdaki yarı kusmuğa ve katılmakta olan öğrencilere müdahale ettikten sonra ağladığımı fark edip nedenini sordu. Belgeselci olma hayalim suya düşmüştü kadın! Tabii ki ağlayacaktım. Evet, biliyorum, çocukların yapmak istedikleri mesleklerle büyüyünce edindikleri işler yüzde doksan örtüşmez ama bu çocukların o mesleğe ilgilerini kaybetmesi sonucu olur, o mesleğe yeteneklerinin olmadığını öğrenmeleri sonucu değil. Yeteneksiz bir çocuğa yeteneksiz olduğunu söyleyemezsiniz. Onu, bunu büyüyüp kendi kendine fark edene ve yavaşça sindirip arzusunu bilincinin derin bir yerlerine gömene kadar pohpohlamalı, mimiklerinizde hiç bir yalan emaresi bulundurmadan onun yüzüne gülümsemelisiniz.
Sonra hoca beni tuvalete götürüp elimi yüzümü yıkadı ve hiçbir belgeselcinin karnından konuşamadığını, konuşabiliyorlarsa bile bunun mesleklerine yararı veya zararı bulunmadığını anlayabileceğim bir dille anlattı. Bu benim için yepyeni bir soru demekti. Dublaj nedir? Onu da anlayacağımı düşündüğü bir şekilde açıklamaya koyuldu ki peş peşe gelen yeni sorularımla bu konuşma tam yirmi dakika sürdü. Teneffüs zili çaldığında, gerçeği bilmenin sıkıcı olgunluğuyla belgeselcilere olan hayranlığım azalmış, başlarda alttan alta kendini hissettiren ilk hayal kırıklığı bütün benliğimi kaplamaya başlamıştı.
Sınıfa döndüğümde dersi kaynattığım için bütün sınıf beni kahraman ilan etti ve o akşama kadar belgeselciliği tamamen unuttum. Ancak bilinçaltımın saklı köşelerinde bir yerlerde bu olay derin bir iz bırakmış olacak, evlenene kadar hiçbir belgeseli baştan sonra izlemedim. Bu anlattığım anının konumuzla hiçbir ilgisi yok. Sadece, sanırım, ısınmaya çalışıyorum veya sizi ısıtmaya; içinde ölüm olmayan çocukluk anıları her zaman ısıtır. Ayrıca, bilmiyorum, sanırım en iyisi doğrudan konuya girip kısa kesmek, gerçi kendini büyük zanneden birçok yazar, eserlerinin en az birinde, anlatıcının abartılı ruh halini seyirciye aktarma bokunu ve genellikle daha fazlasını yemiştir:
Kitapta yazan: Bu sayfaları yazarken boş bir otel odasında açlıktan kemirdiğim tırnaklarımı tükürüyorum. Çenemi oyalamak, açlığımı bir nebze hafifletiyor sanki. Üç gündür uyumadım. Bunun nedeni sızlayan azı dişimden çok, yatağıma yerleşmiş altı kişilik bir çatı faresi ailesi ki annenin boyu neredeyse otuz santim. Bu konuyu ev sahibimle konuşmalıyım, tabii önce üç aylık kira borcumu ödemem gerek. Ah Caroline! Haftalardır mastürbasyon yapamadım…
Gerçekte olan: Bedelini nakit ödediğim yeni villamın çatı katındaki geniş çalışma odamda, boğazı izleyip, hizmetçimin özenle, muhtemelen tükürüğüyle, çünkü ona bok gibi davranıyorum, köpürttüğü kahvemi yudumlarken yeni bir villa alabilmek için bir başka boktan kitaba başlıyorum. Kafamdaki hikaye zift gibi ve güçsüz, bu yüzden öncelikle karaktere saçmalığa varan acıklı olay ve durumlar yükleyip yüreğinizin parçalanmasını sağlayacağım. Ayrıca ilahi bakış açısıyla yazamayacak kadar dar akıllı olduğum için, bu sıkıcı kitabı kahraman bakış açısıyla anlatacak ve zaten kısır olan hikayeyi tek bir acıklı karaktere yükleyip, yeterince çekilmez gözüken olayı daha da içinden çıkılmaz bir hale getireceğim.
Anlatabiliyor muyum? İlginç olsun diye çekilen acıyı fizik kanunlarının ötesine taşıyorlar, ve gerçeklik azaldıkça inandırıcılık da azalıyor. İnandırıcılık bir kitabın her şeyidir. Bir kitaba inanmazsanız, o kitabın içine giremezsiniz. İçine giremediğiniz kitabı okumazsınız, okusanız bile kimseye tavsiye etmezsiniz. İnandırıcı olmak için ille de gerçekliği kullanmak zorundayız demiyorum tabii, mesela Etgar Keret’i ele alalım. Adamın yaşadığımız dünyada geçebilecek neredeyse hiç hikayesi yok, ama konu inandırıcılık oldu mu ben ona tamamen inanıyorum. Bunu bir kenara bırakıp söylemek istediğim asıl şeye geri dönersek…
-Tamamen saçmalık. Hikayeni anlat, ve siktir git hayatımızdan!
– Hey! Cümlemi bitirmeme izin ver. Aynı taraftayız. Anlatıcının kitabı yazdığı dönemdeki yapay olduğu her halinden belli abartılı ruh halinin tamamen saçmalık olduğunu söylemek üzereydim ben de.
– Ben söyledim. Ve bir kez daha: Saç-ma-lık!
-Hiç saygın yok sayın balık.
-Seni kendi haline bırakayım dedim ama bir cümlen öbürünü tutmuyor, aynı olduğunu ima ettiğin fikirler birbirini çürütüyor. Okuyucu bu cümleye kadar gelip olaya benim el attığımı görürse kendini şanslı say ve ileride diğer kitaplarını da almamızı istiyorsan bir an önce sadede gel!
– Ben hislerimde tamamen samimiyim. Satın alınma kaygım filan da yok. Bu şey basılmayacak bile! Sadece anlatacağım hikaye, gerçekten yaşadığım bir şey olduğu için, neresinden başlayacağımı bilmiyorum.
– Klişe fikirlerin midemi bulandırdı. Bu zırvalıkları Hitler döneminde yazsaydın Gestapo götünde dart oynardı.
 -Naziler dart mı oynuyordu?
-Bilmiyorum, muhtemelen oynuyorlardır.
-Orta çağda İngiltere’den çıkmıştı galiba, okçu antrenmanları filan…
-Birkaç yüzyılda Almanya’ya ulaşmıştır değil mi ileri zeka!.
-Yine de mantıksız geldi. Benim büyük silahlarım ve hayatları keyfime bağlı binlerce Yahudim olsaydı, dart oynamazdım. He he.
-Çünkü Sen faşist bir sapıksın.
-Hayır, onlar öyleydi. Yine yanlış anladın, Yahudilerle bir sorunum yok. Sadece Nazilerin açısından bakmaya çalıştım, hepsi bu. Hiçbir milletle sorunum yok benim.
– Karına Araplar hakkında söylediğin her şeyi duydum.
-Tamam. Arapları biraz eleştiriyorum.
-Biraz mı! Peygamberleri hakkında…
-Hey! Kes sesini, biri duyacak.
-Sen kökünün acilen kurutulması gereken iğrenç bir yaratıksın, katil ruhlu orospu çocuğu!
-Hayır minik akvaryumdaki küçük balık, ben senin tanrınım, biraz saygılı ol, sabrım taşabilir.
-Sikimin tanrısı! Etrafa tepeden bakan faşist gülücükler saçarsın, ama biri pişt dese ödün bokuna karışır. Soykırımı savunursun ama karına iyi ve sert bir sikiş vermekten bile acizsin.
-Üstelik oldukça cömert bir tanrıyım. Sarf ettiğin bunca aşağılayıcı söze rağmen bu gördüğün kavanozdaki bütün yem senin. Al bakalım bay balık. Hepsi ye.
Sadece şaka. Balık filan yok. Bu kısım tamamen kurmacaydı. Niye yaptım bilmiyorum, olaylar öyle gelişti ve paragrafın sonunu başını birbirine bağlayamayacağımı fark ettim. Yani önce okuyucuyla konuşup biraz daha zaman kazanmaya karar vermiştim, sonra minik bir balığın beni eleştirmesi ve onu besleyerek öldürmem filan, daha kolay ve daha cazipti. Keşke Tanrı da böyle çalışsaydı. Gerçi yemekten çatlamış bir çocuk cesedi mi yoksa açlıktan ölmüş bir çocuk cesedi mi daha keskindir bilmiyorum. Kesin yargılarım olsun isterdim. “Biliyorum, açlıktan ölen çocuğun cesedi daha iğrençtir çünkü onu yemeye gelen akbabaların bile açlıktan ölme riski vardır. Toprağa yığılmış ve biz insanların alçakgönüllülükten ceset diye tabir ettiğimiz şey, ince bir deri tabakası ve ortalama bir köpeğin yarım öğünü kadar kemikten ibarettir. Öte yandan, yemekten çatlamış çocuk, zengin bir cenazede, arkasından ağlayan onlarca güneş gözlüklü bırakarak, soğuk bir mezara gömülecek, yeryüzünde ölümünün arkasından yemek dağıtılacak, yer altındaysa dolgun cesedi bakteri ve solucanlara ziyafet olacak!” demek isterdim. Ama ne yazık ki emin değilim.
Lanet hikayeye bir türlü giremiyorum, ama oldukça yaklaştım diyebilirim. Yine yeterli kesinliği yakalayamadım. Aslında gayet güzel başlamıştım, merak uyandırıcı ve bodoslama. Televizyondaki maymun, kaza, kadın, masaj. Bunlar iyi birer giriş kelimeleri. Fakat ne olduysa, işte buradayız, konuyu saptıra saptıra Nazi düşmanı balıklara, çocuk cesetlerine getirdim. Son bir kez daha deniyorum. Belki de önce, size biraz kendimden bahsetmeliyim:
Öncelikle, ben bir yazar değilim. Tabii ki kitap okuyarak büyüyen bütün çocuklar ve kitap okuyarak yaşlanan bütün yetişkinler gibi, ünlü bir yazar olmakla ilgili hayallerim oldu. Fakat yaratıcılığım o kadar vasat ki, en görkemli hayalimde bile tek yapabildiğim, ilk aşkıma imzalı bir kitabımı vermek, kitap yüz elli sayfa kadar. Bir cafede karşılıklı (neden yan yana değil, tanrım, bu benim hayalim değil mi? Benim yaratıcılığıma kalmamış mı her şey, bu karı karşımda değil yanımda, hatta kucağımda, hem de çıplak, oturmalıydı!) oturuyoruz. İmzalı kitabı ona uzatıyorum, yüzünde apaçık bir, göt oldum, ifadesi, sanki bana yıllar evvel, senden bir bok olmaz, dediği için büyük bir pişmanlık duymakta. Halbuki öyle bir şey söylemedi, yalnızca terk etti. Üstelik doğum gününde ve birkaç haftalık bir yaz aşkı için. Üstelik şiirlerimden her zaman övgüyle bahsederdi ama hayır, size lisede yazdığım kıçı kırık şiirlerden bahsetmeyeceğim. Neyse, bir önceki cümleyi yarım bırakıyor ve hikayeye giriyorum. Bir dakika! Bu paragrafı neden yazdığımı neredeyse unutuyordum. (merak etmeyin Brautigan gibi, bütün yazını konuya girmeye çalışarak geçirip bitirmeyeceğim, sadece birkaç cümle daha) Dikkat ettiyseniz en ihtişamlı hayalimde bile ne kameralar, ne imzamı isteyen milyonlar var. Yalnızca, yüzünü zar zor hatırladığım, sesini ise tamamen kıçımdan uydurduğum çocukluk aşkım ve ego tatminim. Çünkü ne kadar okursam okuyayım, hayal yoksunuyum.
Kamera, sunucunun elinden tuttuğu, allık ve ruj sürülmüş bir şempanzeye odaklandı ve her şey o zaman başladı. O an bütün sesler kesildi, vantilatörün uğultusu, mahallenin köpekleri, saat tik tak’ı, sunucunun sesi ve üstüne yapılan dublaj. Maymunla bir süre bakıştık, sonra siyahi bir rapçi edasıyla konuşmaya başladı.
– Dostum senin derdin ne? Berbat masaj yapıyor. Niye buna devam ediyorsun? Kır şunun bileğini! Kır ki kafasını kesmeden önce acıyı iyice idrak edebilsin.
– Neden bahsediyorsun lan. O benim karım.
– Evet babalık. Bu yönden hiç düşünmemiştim. Belki de böyle bir evlilik yaptığın için kendi kafanı dağıtmalısın.
– Saçmalama. Tamam kusursuz değil, hiçbirimiz değiliz ama kafasını kes dediğin kadın bana altı senedir, elinden geldiğince iyi bir eş olmaya çalışıyor.
– Hepsi çalışır, ancak pek azı başarır.
– Üç ay altımı değiştirdi.
– Oh evet ana kuzusu. Sen de ona bir köle gibi tap o zaman. O üç ayı güzel bir hastanede geçirseydin şimdi arkadaşlarınla halı sahada maç yapıyor olurdun.
– Bu doğru değil.
– Evet doğru. Hastanede kalmaman için kaç profesörün altına yattı kim bilir. Senin iyiliğini filan düşündüğü yok. Sadece yalnızlıktan ölümüne korkan, minik bir kancık. O ve berbat masajları olmasaydı yürümeye dört ay erken başlardın.
– Evet, nereye baskı uygulayacağını bilmiyor. Ama onu seviyorum ve benim için çok şey yaptı.
– Siktir git.
– Ruj sürmüş ve kendisine acıyan sunucunun elinden tutmuş bir kıl yumağına göre fazla atarlısın.
– Haklıyım ve bana hak verdiğin için konuştuğumuzu biliyorsun.
– Biliyorum.
Böyleydi işte. Olabildiğince rahat, soğuk kanlı da denmez buna, bildiğin gevşek bir konuşma. Fikrine karşı çıkmıştım, ama o kadar da sert değil. Yani, birisi gelip size karınızı öldürmenizi – kötü masaj yapıyor diye- tembihlese, nasıl bir tepki verirdiniz? Ya da ilk tepkiyi boş verelim, hiçbiriniz konuşmayı, haklı olduğunu biliyorum, ile bitirmezdiniz, değil mi? Ben bitirdim. Ona, haklısın ve sana hak verdiğim için konuştuğumuzu biliyorum, dedim. Bu da birkaç paragraf önce bahsi geçen hayali bay balığın haklı olduğunu düşünmenizi sağlıyor sanırım. Balığın aslında olmadığı gerçeği ise sizi yeniden yazara, yani bana bağlıyor.
Değinmem gereken başka bir konuysa, neden balığın ağzından kendime deli, akıl hastası filan değil de sapık ruhlu katliam yanlısı demiş olmam. Çünkü başka varlıkların kendisiyle konuştuğunu düşünen kişi, sapıklıkla değil, delilikle özdeşleştirilir. Peki neden bu halimi herkesin zaten- bay balık olsun olmasın- anlayacağı delilikle açıklamadım ve işin içine dini ve milli soykırımlar ekleyip olayı sapıklığa götürdüm?
Sapıklık demişken, bahsettiğim şey cinsellikle ilgili uçlar değil. Yani, cinselliğini rahatça yaşayamamış bir çok çirkin şahıs, kişiden kişiye değişen fetiş ve fantezileri sapıklık olarak adleder. Pedofili bence de sapıklık tabii ama, yani ne bileyim, güneş gözlüğüyle sevişip kıçına terlikle şaplak yemekten haz duymanın bir sapıklık olduğuna inanmıyorum. Şimdi bazılarınız bunu dedim diye güneş gözlüksüz sevişemediğimi düşünüyorsunuz değil mi? Yıllar evvel LaVey aynı şeyi söylediğinde, bütün cinsel ve ruhsal istismarları Satanizm’in üstüne attığınız gibi.
Taraflar razıysa, bu sadece zararsız bir oyundur. Gerçi, yıllar evvel, bir arkadaşım, ayak fetişizminin bir kolu sanırım, kadınların göğsünde sivri topuklularla yürümesinden hoşlanıyordu. Trampling mi ne deniyor, hey, daha yüzünüzü ekşitmeyin. Bir gece, evinde kaliteli bir parti verdi, maddi durumu biraz uçuktu ve harcayabileceği pek az hobisi vardı. (Tabi ki içlerinden biri ayakkabı koleksiyonuydu, hoşuna giden her modelden üç numara alıyordu, 37, 38, 39. Evine attığı kadınlardan, genellikle fahişelerden, onları giymelerini istiyordu.) Parti kusursuza yakındı, Swinger meraklısı iki çift dışında bütün davetliler erkekti, ev sahibiyle beraber yirmi üç kişiydik. İki çift, sekiz erkek ve on fahişe. Fahişelerin hepsinde yüksek ince topuk vardı, sekizi, ayakkabıları saymazsak, çırılçıplaktı, ikisi siyah ve kırmızı iç çamaşırlarıyla olağanüstü gözüküyorlardı, Agent Provocateur reklamlarından fırlamış gibiydiler. İçkiler içildi, davetlilerin yarısı yemek masası ve çevresinde sevişmeye başladı. Benim evde bekleyen bir karım olduğundan iki fahişeye oral yaptırmakla yetindim. On beş dakika kadar sonra  ayağa kalkıp ikisinin de suratına püskürttüm, birkaç alkış aldım filan. Bir çoğunuzun yalnızca filmlerde göreceği türden şeyler işte. Sonra ev sahibi, kapanış gösterisi için herkesin yerine oturmasını rica etti. Oturup beklemeye başladık. İki fahişe büyük tepsilerle kuruyemiş ikram ederken, ev sahibi içeri gidip elinde bir ayakkabı kutusuyla döndü. Oturmakta olan sarışın fahişenin önünde diz çöküp ayakkabılarını çıkardı, hatun etrafa gülücükler saçıyordu. Ev sahibi, kutudan çıkardığı yeni, havalı ayakkabıları özenle giydirip hatunun her bir ayağına öpücük kondurduktan sonra kalkıp salonun ortasına yürüdü. Kadına giydirdiği ayakkabı çivi topuk denilen modellerdendi. Burnu açık, siyah deri, mat metalden, incecik ve en az yirmi santimlik bir topuk. Ev sahibi terden yer yer ıslanmış gömleğini çıkarıp, sırtüstü yere uzandı. Sarışın kalkıp ona doğru yürümeye başladı, zorlanıyor gibiydi, iki kez tökezledi ama hiçbirimiz gülüp dalga geçmedik, çünkü içimizdeki en “kadın” bile, bu kadar ince ve yüksek bir ayakkabıyla yürümenin zorluğu karşısında fahişeye sınırsız saygı duyuyordu. İki esmer fahişe, iki yandan gelip sarışına eşlik etmeye başladı. Esmerler yerdeki ev sahibinin omuz başlarına yerleşip sarışına, adamın yağlı ve kırlaşmış göğsüne çıkması için yardım ettiler. Görüntü, bu işe ilgi duymayan bizler için pek de seksi değildi ama yine de çılgınca alkışladık. Esmerler, dengesini kaybetmesin diye sarışının elinden tutmuşlardı ve hatun rahatça adamın üzerinde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Ev sahibi, acıdan veya zevkten ama muhtemelen her ikisinden, kızarmış yüzü ve belirginleşmiş damarlarıyla derin nefesler almaya çalışıp yer yer inliyordu. Derken sarışın, kasıklardan omuzlara doğru dönerken, göbekle göğüs arasında, topuğuna biraz fazla ağırlık verdi. Sol topuk hiç zorlanmadan içeri girdi. Yağlı bir beyaz peyniri keser gibi, Girerken biraz kanırttığı için topuğun yanından kan fışkırmaya başladı, ne olduğunu anlayan esmerler sarışını bırakıp çığlık atarak kaçıştılar. Sarışın dengesini sağlamaya çalışırken sağ topuğu da içeri girdi ve katilimiz, topukları ev sahibinin içinde, geriye doğru devrildi. O anda göğsü parçalanan adamcağız, son ereksiyonunu yaşayamadan öldü, sarışın etrafa birkaç posta kustuktan sonra bayıldı, evli olanlarımız, bütün eşyalarını toparlayıp evi terk etti, iki çift, olanları polise anlatacaklarını söyleyip kalmayı kabul ettiler. İki gün sonra haber, manşetten girdi. “ÖLDÜREN FANTEZİ” Ama bunlar istisna. İstisna olmasalar manşetlerde yer almazlardı. Tekrarlanan manşetler yalnızca siyasidir.
Neden delilik değil de sapıklık? Sanırım içimde gerçekten büyük bir ruh hastası var. Balığı kullanarak bunu itiraf edip yükümü biraz azaltmaya çalıştım. Eğer sorunumun delilik olduğunu düşünseydim vicdanım sızlamazdı, oturup bu iğrenç hikayenin arasına manasız monologlarımı sıkıştırmazdım. Zorlamazdım anlayacağınız. Bu benim için uzun bir günah çıkarma seansı ve rahatlıkla söyleyebilirim ki; yazarken en çok keyfi, kendimi aşağıladığım kısımlarda alıyorum.
Bu sıra dışı ve maalesef gerçek anıdan sonra size biraz işimden ve statümden bahsetmek farz oldu. Ama önce, hikayeye biraz daha devam etmek istiyorum. Uykum geldi, ve başımı yastığa koymadan evvel hikayenin bittiğinden emin olmalıyım. Ne kadar vaktim kaldı bilmiyorum ve bu meret uzadıkça zorlaşacak. Dilerseniz beş dakika ara verelim. Ben de bir kahve yapıp geleyim.
Tabii ki karımı öldürmedim. Bunun yerine tuvalete gidip yüzümü yıkadım, dönüşte mutfağa uğrayıp iki bira aldım ve kanepeye döndüm. Hatta biralardan birini açıp karıma uzatırken dudaklarına minik bir öpücük kondurmayı da ihmal etmedim. Karımın dudakları mükemmeldir. Dolgun ve her daim ıslak. Birasını birkaç dikişte bitirip yatacağını söyledi. Belgeseli bitirip hemen yanına geleceğim, dedim. Karım yattıktan sonra kumandaya uzanıp televizyonun sesini kıstım, bir sigara yakıp pür dikkat izlemeye başladım. Belgesel yaklaşık yarım saat daha devam etti, ancak maymun bir daha hiç konuşmadı. Şaşkınlığım ve bir mucize gerçekleşmesi ihtimaline olan çocukça inancım azalıp yok oldu ve kendime kızıp söylenmeye başladım. Kaza, işimden uzak kalmak, sıkıntıdan okuduğum fantastik romanlar, merak saldığım pul koleksiyonu, hepsi kafamı karıştırmıştı ve küçük çapta bir delilik geçirmiştim. Kalkıp bir bardak viski içtim ve sabah çok sevdiğim karımın yanında uyandığımda, her şeyin düzelmiş olacağından adım gibi emin, uykuya daldım.
Cast ajansım var. On iki yıl evvel, çocukluk arkadaşım Alper’le beraber kurduk. İkimiz de hoş ve cinsel hayatına düşkün çocuklardık ve etrafımız özel üniversiteye giden güzel kızlarla doluydu.  Ergenliğimiz boyunca becerdiğimiz kadınların sırtından para kazanmaya başladık, sonraki üç senede, biraz zeka bolca şans, en önemlisi de baba parası, işler iyice ilerledi. Anlatmaktan çekindiğim birkaç katakulli ile çocukluk arkadaşım ve ortağım Alper’i tam anlamıyla sırtından bıçaklayıp bütün şirketi üstüme geçirdim. Sonraki yıl üç kere beni öldürmeye çalıştı, beceremeyince de intihar etti.
Sabah altıda çalar saat tarafından uyandırıldım. Kalk ve hazırlan, büyük gün, deyip duruyordu. Ne yaptıysam susturamadım. Dönüp karıma baktım, mışıl mışıl uyuyor. Birden delirdiğimle ilgili düşünceler tekrar beynime üşüştü ama hepsini ustalıkla savuşturdum. ”Tamam, tamam, kalktım!” saat sustu. Şimdi ne olacaktı? Karımın eşek şakası yaptığını düşünüp dikkatlice nefesini dinledim, elimi suratına hızla yaklaştırıp uzaklaştırdım, burnuna üfledim, kesinlikle uyuyordu. Kahvaltı hazırlamaya karar verip, (madem uyandım, neden karımı küçük bir sürprizle mutlu etmeyeydim ki) yataktan çıktım. Tuvalete gidip güzelce işedim, uyanmasın diye sifonu çekmedim. Sonra dişlerimi fırçalamak için lavaboya yöneldim. Dişlerimi sadece yeni uyandığımda fırçalarım. Kahvaltıdan ve ilk sigaradan önce. Çünkü macunun tadından ve ağzıma bir şey sokmaktan; lolipop, tabanca, parmak, hatta Nutella kavanozuna daldırılmış enfes bir kahvaltı bıçağı dahil, nefret ederim ve bu iğrenç hadisenin güne başlamadan bitmesini tercih ederim. Dişimi fırçalarken garip homurtular duymaya başladım. Eve biri mi girmişti? Karım uykusunda mı konuşuyordu? Hayır, daha yakın. Midem mi gurulduyordu? Hayır, daha da yakın! Histerik bir çığlıkla diş fırçasını lavaboya fırlattım. Çok şükür, dedi fırça: Sessiz ol ve oyalanmayı bırak. Giyin hemen!
– Peki ama nereye?
– Öğrenirsin. Acele et!
Alelacele giyim odasına gittim. Madem ki bu çılgınlığın üstesinden gelemiyordum, öyleyse onların istediğini yapmalı, oyunu kurallarına göre oynayıp bir an önce bitmesini temenni etmeliydim.
Ütüyü fişe takıp dolaptan rastgele bir gömlek seçtim. Tam gömleğe uygun bir pantolon aramaya girişiyordum ki gömleğin yaka düğmesi çığlık çığlığa hemen evden çıkmam gerektiğini söyledi. “Germe beni!” diye bağırdım gömleği yere fırlatıp. Birden düğmeden dayanılmaz bir uğultu yayılmaya başladı. Tehditkar sesi uğultunun altından güçlükle duyuluyordu: Sesini kesip beni üstüne geçirmezsen kulak zarlarını tek hamlede patlatırım.  Üstüne atılıp yerde kıvrana yuvarlana gömleği giydim. Sesler kesildi. Korkuyla kalktım, yüzümdeki ıslaklık hissinin ne olduğunu anlamak için aynaya baktım, burnum kanıyordu. Lanet olası burnum gerçekten kanıyordu. Düşerken çarpıp çarpmadığımı düşünüp elimle burnumu yokladım, hiç acı yoktu. Uğultunun yarattığı basınç yüzünden burnum kanıyordu. Delirmemiştim. Bir şeyler oluyordu. Karımı uyandırmak için yatak odasına yöneldiğim sırada aynı uğultu tekrar başladı, olduğum yere yığılıp kulaklarımı tıkadım. İşe yaramıyordu. “Ne?” diye inledim.
– Karını unut. Onun için çok geç. Başına başka işler açmadan çık şu evden.
– Ama karım!
– Uğultuyu durduruyor ve evden çıkabilmen için sana on saniye veriyorum.
Klasik aşk hikayelerindeki gibi “her şeye rağmen” karımı uyandırmaya çalışmadım. Ödüm bokuma karışmıştı, ne halt edeceğimi bilmiyordum ve az evvel çişimi yapmamış olsaydım o an kesin altıma işerdim. Karımı siktir edip yavru köpek inlemeleriyle dışarı fırladım,  ön mahalleye kadar koştum. Yanlış iliklenmiş gömleğim ve leopar desenli slip donumla, her an uğultu tekrar başlar korkusuyla ellerim kulaklarımda, bu saygın mahalleye her anlamda eğreti duran bedenimi bakkaldan içeri attım. Bakkal Ertuğrul, kasadan fırladığı gibi kapıya koştu ve beni havada yakaladı. Halimi, hatırımı, neler döndüğünü sordu. Kollarının arasında titriyor, hıçkırmaktan cevap veremiyordum. Ben titredikçe o omuzlarımdan sıkıyordu. Vefalı adamdı, bakkaldan bir kere iyi günler dileyip çıktınız mı dünya ahiret en yakın arkadaşınız olurdu.
Abi, Sinem Abla’ya mı bir şey oldu, söylesene, dediğinde birden her şey aydınlandı. Karımı evde bırakmıştım, uğruna bir çok büyük söz verdiğim, yatağımdaki yastıkta altı senedir başının izi bulunan kadını! Bir hışımla Ertuğrul’un elinden kurtulup bakkaldan çıktım. Ayaz soğuğunu ilk defa o an hissettim, ayrıca az önce sarf ettiğim efordan dolayı şişen dalağımı ve beni korku dolu bir şaşkınlıkla izleyen gazete dağıtıcısı çocukları. Sonra karımın görüntüsü tekrar bütün sahneleri doldurdu, koşmaya başladım, eve doğru. Ertuğrul’un dağıtıcı çocuklara: Dükkana bakın geliyorum, deyişini hayal meyal duydum. Oturduğum sokağa varıp da evimi yerli yerinde görünce içimi sevinç kapladı ve bu rahatlamanın ardından tekrar o uğultuyu duymaktan korktum. Ama hiçbir şey beni durduramamalıydı. Odaklanmalıydım. Her şey beyinde, her şey beyinde.
Evim, kapısına varmama elli metre kala infilak etti. Öylece kalakaldım. Ertuğrul beni kucakladığı gibi park halindeki arabalardan birinin arkasına fırlatıp yanıma çömeldi. Ortalık durulana kadar arkadan bana sımsıkı sarılıp: Tamam Kenan abi, bir şey yok abi, geçecek abi, diye fısıldadı. Havaya uçan her şeyin yere indiğinden emin olduktan sonra kollarını gevşetip kalkmama izin verdi. Birlikte yavaşça enkaza doğru ilerledik. İnsanlar, iç çamaşırları ve pijamalarıyla sokağa fırlıyordu, birkaç komşumuz olayın şokuyla ağlıyordu. Karım, ölmeden evvel uyanmış mıydı acaba? Olmadığımı görüp telaşa kapılmış mıydı? Karım ölmüş müydü? Ertuğrul hala yanmakta olan enkaza yirmi metreden fazla yaklaşmama izin vermedi. Cüsseli adamdı, birkaç kez yarım yamalak kurtulmaya çalıştımsa da başaramadım. Zaten pek de başarmak istemiyordum. Bayılana kadar ağlayıp bir şekilde deşarj olmalıydım. Hiçbir şeye anlam veremiyordum. Tam içli bir çığlıkla ses tellerimi yırtmaya hazırlanmıştım ki, Ertuğrul’un Sirkeci işi kol saati kulağıma bilincimi zahmetsizce kapayabileceğim bir cümle fısıldadı: Siktir et dostum, zaten karşı komşunuzla yatıyordu.

Ayıldığımda Ertuğrul’un ufak çırağı yüzüme gözüme limon sıkıyordu. Orta halli bir fiskeyle veledi başımdan uzaklaştırıp gözlerimdeki yanma yüzünden inledim. Genç bir itfaiye eri yavaşça omzuma dokundu. Yüzünde alışılmışın dışında  bir samimiyet vardı. İtfaiye ekipleri, yatak odasının koordinatlarını doğru verdiğim için karımı olması gerekenden üç saat erken buldular. Ambulansa taşınırken ezilmiş bedenini gördüm. Sırtında deriye dair pek bir şey kalmamıştı. Bu sabaha kadar taptığım bacakları, betimlenemeyecek düzeyde çarpık çurpuktu. Ambulansa bindirilene kadar gözünü açıp gülümsemesini bekledim. Gülümsemedi. Bu defa İtfaiye arabasının yanına bayıldım. Bayılmamdan evvel, ambulansın sireni: Sayende boku yedik, diye yırtınıyordu.


Konuk
Latest posts by Konuk (see all)
Sosyal Medyada Paylaş
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

View all posts by Konuk →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: