Yüzük – Ali Rıza Arıcan

           

                                   
Ofisten çıkınca fark ettim karın hafif hafif atıştırdığını. İnsan gün boyunca; beyaz ışıkların altında, klimanın estirecinin verdiği rehavetle, her gün görmeye alıştığı iş arkadaşlarının arasında çalışınca; bilemiyor dışarıdaki hayatın nasıl da hızlıca başka biçimlere evrildiğini. Neyse ki trafik pek ağır değildi ana yollarda. Bir tek duraktaki aşırı kalabalık vardı akşamı sıra dışı yapan. B16 durağa yanaşınca acımasızca yardım önümdeki insan denizini ve bindim BRT’ye. Böyle yapmazsam acınacak duruma düşen ben oluyorum çünkü. Injoy alışveriş merkezinin oraya gelince de içerideki havasızlığa dayanamadım ve indim. Hava kirli değildi ne de olsa! Soğuk iyi geliyordu tüm gün uyuşan bedenime. Yaktım bir sigara ve tüttüre tüttüre yürüdüm kalan yolu.

Eve geldiğimde karım yemeği hazırlamış, televizyonda ateşli bir Kore dizisi izliyordu. Oğlum da annesinin ay-pedini kucağına almış, bana dün akşam zorla yüklettiği araba yarışı oyununu oynuyordu boyundan büyük bir iştahla. Hep birlikte yedik yemeği. Televizyonu kapatayım da iki laf edelim dedim ama ne hanım ne de oğlum yanaştı bu fikre. Karım zaten masanın televizyona bakan tarafına oturmuştu, yerken bir yandan da Seul metrosunda konuşan iki yaşlı kadının konuşmalarını izliyordu. Oğlum ise oyunu kapatmamış, kendi deyimiyle pouzlamıştı. Yemeği yer yemez kaldığı yerden devam edecekti. Ben yemeğe oturmadan lavaboya ellerimi yıkamaya gitmiştim ki döndüğümde her ikisi de yemeğe başlamışlardı. Halimiz buydu işte; onların bu aceleciliğine şaşırsam tuhaf olan ben olacaktım. Sesimi çıkarmadım, ben de onlar gibi sessizce yedim. Yerken de düşündüm bir yandan.

Tipik bir modern Çinli aile olduk biz. Sessizlikten ürker hale geldik. Tüm gün birbirimizi görmüyoruz, geceleri mışıl mışıl uyuyoruz. Birbirimizle konuşabileceğimiz, hal hatır sorabileceğimiz tek zamanımızı da televizyonla, bilgisayarla, internetle öldürüyoruz. Bana kalırsa bunun en büyük nedeni konuşmaya, dertleşmeye korkar hale gelmemizdir. Çünkü konuşunca sorunlar çıkar ortaya, sorunlarla yüzleşmek gerekir, başkalarının dertleriyle dertlenmek gerekir, çözüm üretmek gerekir. Televizyon ve internet uyuşturuyor en insani yanımızı, istenmeyen dünyayı istediğimiz kadar ertelememizi sağlıyor. Ben prensip gereği ne televizyon izlerim ne de internete girerim eve gelince. Zaten sabahtan akşama kadar bilgisayarın başındayım ofisteyken. Bir de akşamları mı uğraşayım dünyanın dertleriyle? Oğlumla ilgilenirim, kitap okurum, olmadı harita koleksiyonumla vakit geçiririm.

Yemekten sonra oğlumun ödevine yardım ettim. Ne zaman büyüdü de aritmetik öğrenmeye başladı bu çocuk? O minicik parmaklarıyla “iki artı üç eşittir beş” diyor ya, dünyanın en mutlu insanı oluyorum ben. Daha dün kucağıma alırken, boynu ağrımasın diye bir elimle kafasını tutardım ben bu bücürün. Nasıl oldu, ne ara büyüdü, inanması gerçekten zor! Hayret ediyor insan! Yanı başında büyüyen bir ağaca her saniye bakıp, zamanın akışını fark edememek bu olsa gerek. Oysa aynı ağaca iki-üç ayda bir baksan, fark edersin zamanın fırça darbelerini, düğümlerin üzerine atılan yeni düğümleri, kalınlaşıp kararan gövdeyi.

Ödev de bitince oğlum tutturdu çikolatalı süt isterim diye. Parkın arkasındaki pastanenin yaptığı çikolatalı süte alıştırmış annesi. İki üç akşamda bir içmezse kudurur. “Oğlum, buz gibi dışarısı! Dışarı mı çıkayım şimdi bu havada?” Ben böyle deyince küstü, büzüldü, kanepenin köşesine çekilip somurtmaya başladı. Annesi de suskunlaşan oğlunun yanında bana karşı mevzi alıp “Aman ne olur iki adım gitsen sanki? Bak canı çekti çocuğun. Bana da bir tane sütlü çay alırsın, şekersiz olacak ama!” deyince, ben dayanamadım “Tamam” dedim. “Gidiyorum. Zaten sigaram da bitmişti. Hem yemekten sonra yürümek iyi gelir mideme.”

Hızlıca üzerimi giyindim. Kazağımın üzerine bir ceket, onun üzerine de atkımı sardım. En son da montumu aldım üzerime. Oğlum benim bu şekilde giyinişime bakıp, “Soğan gibi kat kat oldun baba” dedi ve güldü. Tam kapıyı arkamdan kapatıyordum ki yemekten önce ellerimi yıkamaya giderken masanın üzerine koyduğum kol saati ve onun yanında bir yığıntı olarak duran bozuk paralar, anahtarlar ve yüzük takıldı gözüme. Son bir gayretle onları da avuçlayıp, cebime indirdim ve kapattım kapıyı. 

         Kar hızlanmıştı ama bu yine de aheste bir tavrı vardı rüzgârın üfürmesiyle sağa sola uçuşunda. Sanki yağmak istemiyormuş, naz yapmaya hakkı varmış gibi. “Bu şekilde yağarsa yerler bir milimetre bile kar tutmaz.” dedim içimden. Etli nudıl ve ciaozı* satan ufak lokantanın yanındaki dükkândan sigaramı aldım, hemen açıp bir tane yaktım. İçime duman değil de ışık çekmişim gibi ferahlattı tüm damarlarımı. Sardı beni adeta, sarıp Çanco kentinin üstüne çıkardı, bulutların üzerinde gezdirdi, karın olmadığı yerde hava aldırdı ve geriye getirdi. Bu rahatlamayla adımlarımı iyice yavaşlattım. Sütlü çaylar sıcak olacakları için, geri dönerken oyalanmam mümkün olmayacaktı ne de olsa. Bari giderken biraz vakit öldüreydim. Yoldan karşıya geçip, parkın içine girdim.

Normalde bu saatlerde burası yaşlı insan kaynardı. Bangır bangır çaldıkları eski pop müzikleri eşliğinde ağır danslar edip, sağlıklı kalmaya çalışan emektarların,  gökten düşen üç beş kar tanesini bahane edip danslarından vaz geçmiş olmaları ilginç geldi bana. Oysa daha bu sabah, ayaza ve kirli havaya rağmen havuzun yanındaki kaykay alanındaydılar. Vu hanedanlığının büyük diplomatı Ci Zı’nın* heykelinin önünden geçip, parkın arkalarında dolandım biraz. Kimsecikler yoktu ya, parkın güzelliğinin tadını çıkardım fırsattan istifade edip.

Parktan çıkınca fazla bir seçeneğim kalmamıştı. Sigaram da bitmişti. Üşendim hemen ikinciyi yakmaya. Tekrar yola dönüp, pastaneye yürüdüm. Saat daha erken olmasına rağmen kaldırımlarda neredeyse kimsecikler yoktu. Pastaneye girdim, bir tane şekersiz sütlü çay, bir tane de çikolatalı süt söyledim. Bir paket de kurabiye aldım. Hepsi 28 Yuan tuttu. Cebimdeki bozukluklardan sekiz Yuan çıkmaz deyip, cüzdanımı açıp 30 Yuan çıkardım. Kasiyer kızın verdiği iki Yuan’ı alıp cebime indirdim. Bu sırada elim cebimdeki saate gitmişti. Hazır eldivenlerimi de çıkarmışken, saatimi bileğime taktım. Sol cebimdeki anahtarları da sağ cebime attım ki azıcık denge sağlansın.

Pastaneden çıkınca geldiğim yoldan geri dönmeyeyim diye sola döndüm.  Ana caddeye çıkıp, parkın öteki tarafından dolanmış olacaktım. Yol biraz uzayacaktı ama olsun, hem bir sigara daha yakardım bu arada.  Köşedeki mağazanın önünden Yan Ling Caddesine tam dönmüştüm ki alt geçidin çıkışında yere yatmış bir dilenci gördüm. Hareketsiz bir şekilde, yüzükoyun yatıyordu kaldırımın taşında. Üzerinde yırtık pırtık bir iki bez vardı ama bu soğukta üşümemesi olanaksızdı. Adamın o halini görünce içim çok derinlerde bir yerlerden cız etti. Kendimden utandım; ofisteki klimaya rağmen soğuktan şikâyet eden kendimden, evindeki kocaman elbise dolabına kışlıkları koymak için yazlıkları yatağın altına kaldıran kendimden. Hiç düşünmeden elimi cebime attım, ne kadar bozuk varsa hepsini dilencinin önündeki kutuya boşalttım. Bir anda hafifledi pantolonum. Sadece pantolonum değildi hafifleyen, ruhum da nasibini almıştı bu küçük iyilikten. Yüzükoyun yatan adam bozuk paraların teneke kutunun dibine vuruşuyla çıkan sesi duyduğundan olsa gerek, kafasını belli belirsiz sallayarak iki defa “xie xie ni*” dedi. Durup adama biraz daha bakayım, başka şekilde yardımcı olayım dedim ama acımaktan ve onun için üzülmekten başka ne yapabilirdim ki! Yoluma devam etmeye karar verdim.

Tam köşeyi dönmüş, Gong Yuan yoluna sapmıştım ki aklıma, evden çıkmadan hemen önce bozukluklarla birlikte cebime attığım yüzüğüm geldi. “Eyvaaaaah!” dedim seslice, “Lanet olsun…” Ceplerimi yokladım. Öteki cebimde evin ve ofisin anahtarları vardı. Başka da bir şey yoktu pantolonun ceplerinde. Bir kere daha sövdüm kendime, “Hay kafasız, hay ahmak, hay şapşal…” Koşarak geri döndüğümde dilenci aynı pozisyonda duruyordu. Kolunu ya da ayağını kıpırdattığını gösteren herhangi bir iz yoktu. Topu topu bir dakika ya geçmişti ya da geçmemişti cebimdekileri bu dilencinin önüne dökmemden. Kutuya yaklaştım, yukarıdan kartal bakışıyla içine bakayım dedim ama sokak lambasının altında olmamıza rağmen yetmiyordu ışık. Yere çömeldim. Dilenci, ölü gibi yatmaya devam ediyordu. Benim orada olduğumu sezmiş miydi? Ona sormadan kutusuna dokunmam yanlış olurdu biliyorum ama sonuçta onun parasını çalacak değilim. Sadece bana ait bir şeyi yanlışlıkla ona verdim ve geri almak istiyorum. Tam kutuya dokunmuştum ki kafasını kaldırdı.

“Hey, hey; ne yapıyorsun kardeşim!”
Utancımdan yerin dibine geçecektim ama durumu izah etmekten başka bir çarem yoktu.

“Bir şey yapmıyorum. Az önce bu kutuya cebimdeki bozuklukları atmıştım ama yanlışlıkla bozuk paraların arasına karışan ve benim için önemli olan bir şeyi daha atmışım. Onu almam gerek.”

Dilenci yüzüme baktı, söylediklerime inanmadığı belliydi.

“Yok yaaa, ben de yedim. Def ol git, yoksa polis çağırırım.”

Bir dilenci tarafından polisle tehdit edilmek bir anlığına ilginç geldi ama üzerinde çok durmadım. Bu sırada alt geçitten çıkan orta yaşlı bir çift bizi izlemeye başlamıştı. Kadın ayıplayan gözlerle bana bakıyor, konuşmaya başlamak için fırsat kolluyordu.

“Utanmıyor musun yerde yatan zavallı bir dilencinin parasına göz koymaya. Giyimin kuşamın yerinde, hiç de öyle üç beş maoya* muhtaç birisine benzemiyorsun.”

Yanıt vermem gerekenler birken iki olunca sinirlendim biraz ama zaman kendime hâkim olma zamanıydı. Bu sırada dilenci adam, soğuk havada sıcak çay dolu matarasına sarılan taksi şoförleri gibi, iki eliyle sarılmıştı elindeki kutuya. Hakkımı, bana ait olanı belirtmek için savunmaya geçtim.

“Yok, hanımefendi, kim kimin parasına göz koyuyor. Az önce ben para attım bu kutuya. Yanlışlıkla cebimdeki önemli bir şeyi de atmışım.  Onu almaya çalışıyorum hepsi o kadar!

Dilenci kutuya sahip olmanın verdiği özgüvenle bağırdı bana.

“Ne özel şeyiymiş bu ya? Resmen kutumdaki paraları çalmaya kalkıştın. İyi ki zamanında fark ettim seni, yoksa çalıp gidecektin.”

Bu arada etrafımız iyice kalabalıklaşmaya başlamıştı. Alt geçitten gelenler curcunayı görünce, soğuk falan dinlemiyorlar, aramıza katılıyorlardı. Ben son bir gayretle içi bozuk para dolu kutuyu almaya kalkıştım ama dilenci benden hınzır çıktı. Kutunun kapağını kapatıp, arkasına sakladı.

“Bak amcacığım, ben hali vakti yerinde bir insanım. İşim iyi, hayatımın düzeni yerinde. Kimsenin ne parasına muhtacım ne de malına mülküne. Evden çıkarken evlilik yüzüğümü bozuk paralarla birlikte cebime atmıştım. Şu dükkândan çıkınca seni gördüm, cebimde ne varsa önündeki kutuya boşalttım. O arada yüzüğüm de girdi kutuya. Müsaade et, yüzüğümü alayım, yoluma gideyim. Başka da bir şey istemiyorum.

Benim bu açıklamalarımı duyan kalabalık çok gizli bir sırrımı öğrenmiş gibi fısıldaşmaya başladı.

“Bak, bak, bak; evlilik yüzüğünü cebinde taşıyor. Ne o? Karını aldatmaya mı gidiyordun?”

“Nerede bu şanssız kız? Gelsin de görsün yavuklusu ne halde. Zavallı bir dilencinin kutusunda evliliğini kurtarmaya çalışıyor.”

“Az daha bekleyelim, ya karısı ya da sevgilisi arar. O zaman anlarız, yüzü kızarır, konuşması tekler. Her halükârda suçlu ne de olsa.”

En kötüsü de son duyduğumdu.

“Ohoooo, sen çoktan kaybetmişsin evliliğini. Yüzüğü ne yapacaksın bu noktadan sonra. Hem metresin seni bu halinle daha çok sever. Git yoluna boş ver!”

Fısıltılar kahkahalara karışıyor, kahkahalar yer yer uğultuya dönüşüyor, sabrım taşma noktasına geliyordu. Dilenci; şimdi de para kutusunun üzerine oturmuş, etrafındaki insanların konuşmalarından kendisine pay çıkarmaya çalışıyordu. Bu arada vakit de geçiyordu. Karım merak edip arardı birazdan. Ne diyecektim ona, “Evlilik yüzüğümü yanlışlıkla bir dilencinin para kutusuna attım, geri alamıyorum.” mu diyecektim?

“Tamam” dedim son bir gayretle, “Polis çağıralım. O versin kararı.”

Kalabalıktan bir adam “Polislik bir iş yok burada. Zabıta halleder.” dedi otoriter bir sesle.

Yine bir uğultu yayıldı gecenin ayazına doğru. Sokak lambasının altında uçuşan kar taneleri inatla dolanıyordu kafalarımızın etrafında. Kimi hak verdi adamın bu teklifine, kimi karşı çıktı. Yalnız teklife en çok karşı çıkan dilencinin kendisiydi. Zabıtalardan çok çektiği belliydi.

“Olmaz, polis getirin. Ne zabıtası? Ortada hırsızlığa teşebbüs var. Bu adam paralarımı çalmaya kalktı. Mahkemeye çıkarılsın, hesap versin yargıcın önünde.”
Arkalardan bir genç, kendine bir boşluk bulup çemberi yardı.

“Senin paran mı? Bu paraları dilenerek kazanmadın mı? Neyin var da dileniyorsun? Sabahtan akşama kadar yüzükoyun yatıp milleti kendine acındırıyorsun. Bak ben üniversite mezunuyum, aylığım 3000 Yuan, sabahtan akşama kadar çalışıyorum ama senden az kazanıyorum.”

Gencin yanındaki kız ona hak verdiğini belirtircesine başını salladı.

“Evet, bu paraları haksız yere kazanıyorsun. Ortada hırsızlık var diyemeyiz. Hem dilencinin kutusundaki para herkesin parasıdır. Öyle olmasaydı dilencinin önünden para vermeden geçen herkes hırsız olurdu.”
Kızın bu söyledikleri kalabalıktakilerin büyük bir çoğunluğunun kafasını karıştırmıştı. Ne demekti şimdi “Para vermeden geçmek hırsızlık olur”? 
Orta yaşlı, çenesinde uzunca sakalı olan yuvarlak gözlüklü bir adam oturaklı bir sesle lafa karıştı.  “Bu devirde birilerinin duygularını, bedenlerini ya da emeklerini sömürmeden para kazanmak mümkün mü? Az çok hepimiz dilenciyiz aslında, sadece dilenme şeklimiz farklı. Birbirinin aynısı hüzünlü şarkılar üretip, milyonlarca yuan kazanan şarkıcıların ne farkı var merhamet duygularımızı sömüren dilencilerden?
Kelimeler, cümleler anlamsızlaştı üşüyen ağızlar arasında. Herkes bir şeyler söylüyor, ara ara alkış sesleri yükseliyordu kalabalığın bilinmeyen bir tarafından.
“Ama orada üretim var bey amca” dedi genç kız. “Müzik üretiliyor. Bir sürü insan geçimini sağlıyor. Dilenci ne üretiyor?”
Az önce hepimiz ucundan kıyısından dilenciyiz diyen orta yaşlı adam sustu önce ama yanıtını geciktirmedi.
“Dilencilerin var olmasının nedeni toplumdaki gelir dengesizliğidir. Eğitim ve ham madde vermediklerinizden ürün bekleyemezsiniz. Hem bak, onlar da boş durmuyor; kendilerini acındırmanın yeni yollarını keşfediyorlar. Sefaletin bin bir yüzünü görmen için illa resim galerilerine gitmen gerekmez. Bizim dilencilerimiz de en az o ressamlar kadar yaratıcı.”
Bu sözler üzerine yuhalama sesleriyle alkışlar birbiriyle yarıştı. Benim iyice canım sıkılmaya başlamıştı. Bir an önce yüzüğümü alsam da gitsem diyordum sadece. Gerisi çok umurumda değildi. Yani dilenmenin ve dilencilerin savunusunu yapacaksak bile bunu böyle soğuk bir kış akşamında, sokak ortasında mı yapmalıydık?
Arkalarda olduğu için yüzünü göremediğim birisi konuşmakta olduğu telefonu kapatıp, “Ben zabıtayı aradım, şimdi burada olacaklar.” dediğinde rahatladım bir nebze, kimilerine eğlence olan bu tezgâh benim için bir işkenceydi sonuçta.
Dilenci durumun aleyhine dönmesinden rahatsızlık duymuştu. Toplanıp gitmeye hazırlanıyordu ama kalabalık işin sonunu görmeden bir yere ayrılacak gibi değildi.
 “Nereye gidiyorsun amca? Bak çağırmışlar işte yetkili kişileri. Bırak onlar hakem olsunlar.”

Dilenci alaycı gözlerle adamı süzdü.

“Üstü başı yırtık bir dilencinin zabıtanın karşısında herhangi bir şansı yoktur bu memlekette. Ellerinden gelse beni uzaya sürerler onlar. Bırakın gideyim. Dilenciyim ama hırsız değilim ben. Zabıta bu adamı yakalasın.”

Alt geçitten çıkıp olaya ilk dâhil olan kadın lafa karıştı.

“Merak etme amca bey, ben şahidim. Gördüm her şeyi. Bu adamın karşısında güçlüsün. Ben varım yanında.”

 “Hepimiz destek veririz.” dedi elinde kadın çantası olan genç bir delikanlı. “Zayıfın yanında olmayacaksak kimin yanında olacağız.”

Ben dayanamayıp bozdum sessizliğimi.

“Bu güçlüyle zayıfın kavgası değil. Anlamıyor musunuz? Ben kendime ait bir şeyi geri almak için uğraşıyorum. Para çalacak değilim. Açsın kutuyu, göstersin içindekileri. Yüzüğümün iç yüzeyinde Xin Yun yazar, karımın adıdır bu. Versin yüzüğümü gideyim.”

Dilenci sinsi gözlerini bana dikmiş, kızgın bir bakışla beni caydırmaya çalışıyordu.
“Bu kutuya giren her şey benimdir. Kutudan çıktığında cebime girer çünkü insanlar bana vermişlerdir. Malım mülküm yok benim. Bir kızım vardı, trafik kazasında öldü. Karım öleli on yıl oluyor. Kimsem yok bana bakacak. Her gün, o günün akşamı nerede uyuyacağımı düşünürüm ben. Bina önlerinden kovulur, ATM kulübelerine sığınırım. Oralardan kovulur, merdiven altlarına atarım kendimi. Sen bir de çıkmış, bana verilmiş bir şeyi almaktan bahsediyorsun. Hiç mi merhamet yok sende ha?”

Bu sırada zabıta gelmişti. Bağırmasından ve kalabalığı yarmasından belliydi yetkilerinin tümünü yanında getirdiği.

“Ne oluyor burada, açılın bakayım, açılın, dağılın, ne bu kalabalık, yok mu bu soğukta yapacak başka işiniz?”

Kalabalık önce açıldı, zabıta memuruna yol verdi sonra tekrar kapandı. Memur temiz giyinmiş, uzun boylu ve geniş omuzlu bir adamdı. Yanımıza geldiğinde ona durumu izah edeyim dedim ama dilenci benden önce davranmıştı.

“Bu adam benim paralarımı çalmaya yeltendi. Kutumu yürütmeye çalışırken yakaladım onu”

Zabıta ikirciklenmişti bu laflardan. “Hadi lan” dedi sert bir dille.

“Seni kaç defa uyardım ben burada dilenmeyeceksin diye, ne işin var senin burada ha? Daha geçen gün sürükleyerek atmadık mı seni kamyonetin arkasına? Git parkta dilen, onlara karışmıyoruz. Ama sen illa kentin en işlek caddesinde dileneceksin. Neyse ki bugün kalabalık var yanında, yoksa ben bilirdim yapacağımı.”

Memurun arkasında kendine yer bulan orta yaşlı kadın söylenenleri duymuştu.

 “O değil suçlu olan memur bey. Şu yanındaki iyi giyimli adam asıl suçlu olan. Bakmayın öyle güzel elbiselerine! Gözlerimle gördüm ben. Zavallı dilencinin parasını çalmaya çalışıyordu.“

Memur bana dönüp “Anlat bakalım!” diyen bir bakışla dinlemeye hazır olduğunu belirtti. Çabucak, kısa cümlelerle anlattım evden ayrılışımdan kalabalığın toplanışına kadar geçen zaman diliminde başıma gelen olayları.

“Tüm isteğim kutudaki yüzüğümü alıp eve gitmek memur bey. Karım var, çocuğum var benim. Neden göz koyayım bir dilencinin parasına? Yüzüğün iç kısmında karımın adı Xin Yun yazıyor. Yüzüğü alıp gideceğim. Kimseye bir zararım olmadı benim bugüne kadar. Bugünden sonra da olmaz.”

Memur söylediklerimi pür dikkat dinlemişti. Bana inandığını sezmiştim ama bunu belli etmeyecekti. “Belli olmaz o işler.” dedi dik bir sesle, kimsenin hikâyesine inanmak zorunda olmadığının altını çiziyordu.

Kalabalık memurun gelişiyle seyrekleşmişti. Heyecan bitti diye düşündüler herhalde. Yine de aralarındaki konuşmalar yer yer bizim sesimizi bastıracak seviyeye çıkıyordu. Memur dilenciye dönüp,

 “Ver bakalım şu kutuyu. İçine bakalım. Yüzük varsa bu arkadaşındır. Karısının adı yazıyormuş. Dediği ad çıkarsa zaten tesadüfe yoramayız. Alır yüzüğünü, gider. Yoksa zaten ortada bir sorun yoktur. Herkes yoluna gider. Sen de pılını pırtını toplar parka yollanırsın.”

Dilenci isteksizdi. “Vermem” diyen gözlerle baktı memura ama memurun sabırlı bir insan olmadığı belliydi. Sadece benim ve dilencinin duyabileceği bir sesle,
“Bana bak, ver şu kutuyu, yoksa dipçiğimle kafanı ezer, öyle alırım alacağımı.” dedi.  

Kalabalık sezmişti tehdidi ama boyutunu kestiremediği için ciddi bir tepki veremedi. Dilenci kıçını hafifçe kaldırıp, altındaki kutuyu eline aldı ve memura uzattı.

“Ama ben de bakacağım içine. Bir yuan eksilirse…”

“Kes!” dedi memur buz gibi bir sesle, “Yeter seni dinlediğim.”

Sonra bana dönüp, aynı resmi ciddiyetle “Sen emin misin yüzüğü yanlışlıkla kutuya attığından?” diye sordu.

“Eminim” dedim. Arkamızdaki kalabalık koro halinde güldü. Yine densizin birisi “Metresine gidiyormuş, ondan cebine atmış.” dedi. Dalga dalga yayıldı kahkaha. Sesimi çıkarmadım. Bedava kış eğlencesi bulmuşlardı ne de olsa.

Memurun bu söylenenlerle ilgilendiği yoktu. Kutuyu açtı, içindekileri yere boşalttı. Bozuk paralar şıngırdayarak yayıldı kaldırım taşının üzerine. Dilenciyi de beni de çağırdı birlikte bakmamız için. Kalabalığı da uyardı geri durmaları konusunda.

“Eee, nerde yüzük?” dedi

Ellerimle karıştırdım bozuk paralardan oluşan yığını. Birkaç defa yokladım, üst üste gelmiş paraları birbirinden ayırdım, ışıktan daha fazla istifade edebilmek için birkaç kere çömeldiğim yeri değiştirdim. Yoktu! Sadece 1 yuanlar ve 5 maolar vardı yerde. Son bir gayretle kutuya bir daha baktım içinde başka bir şey kalmış mı diye. Kutu boştu.

Dilenci halinden memnundu. Haklı çıkmış olmanın verdiği gurur yüzünden okunuyordu adeta.

“Gördün mü bak? Dedim ben sizlere! Demedim mi bu adam paralarımı çalmak isteyen bir hırsız diye? Gördünüz işte, yüzük falan bahane. Tek derdi kutuyu çalıp kaçmaktı ama yakalandı.”

Arkamızdaki kalabalık dilencinin sözlerini duyunca tekrar yanaşmaya başladı. Anlaşılan iş sandığımdan da ciddiydi. Zabıta memuru bir kalabalığa bir bana bakıp;
“Ne olacak şimdi? Gördün işte, yüzük falan yok. Siz de açılın biraz, kapatmayın ortamı. Zaten hava karanlık, bir şey görmüyoruz.”

Dilenci yerdeki bozuk paraları toplayıp kutuya geri koydu. Ne yapacaktı? Kaldığı yerden dilenmeye devam mı edecekti? Başparmağım istemsizce yüzük parmağımın köküne dokundu, sanki orada bir şey arıyormuş gibi ileri geri hareket etti bir süre. Mantıklı düşünmeye çalışıyordum. Evden çıkarken içinde yüzüğün de olduğu bozuk para yığınını ve anahtarlığı cebime indirmiştim. Bundan emindim ya da emin olduğuma kendimi inandırmıştım. Şimdi cebimde ne bozuk para var ne de yüzük. Anahtar öteki cebimde, saat kolumda ama yüzük hiçbir yerde. Acaba anahtarı bir cebimden diğerine aktarırken düşürdüm mü yüzüğü?  Düşse ses çıkardı. Demek ki düşmedi. Bir başka olasılık daha var. Eğer ben yüzüğü bozuk paralarla birlikte dilencinin kutusuna attıysam ve dilenci bunu fark ettiyse…

“Kutuda olmadığına göre ceplerindedir.” dedim, bu iddiamın ucunun nereye varacağını düşünmeden.

Memur kuşkulu gözlerle beni bir kere daha süzdü.

“Mümkündür ama benim şüphelilerin üzerini aramaya yetkim yok. Onun için karakola gidip şikâyette bulunman gerekiyor. Hem yüzüğü kutuya attıysan ve o da kutudan alıp cebine indirmişse, ortada bir suç vardır diyemeyiz. Polis de bir şey yapamaz yani! Yüzük onundur ve sorun ancak iyi niyetle çözülebilir.”

Umutlarım iyice tükenmişti. Dilencinin yüzüğü vermeye niyeti yoktu. Sakin geçebilecek karlı bir kış akşamını cehenneme çevirmeyi nasıl da başarmıştım? Dalgınlığın bu kadar ağır bir bedelinin olabileceğini hiç düşünmemiştim daha önce. Teslim olmaya hazırdım. Hafiften geri çekilip, arkamızdaki artık iyice seyrekleşmiş olan kalabalığa yanaştım. Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan karımdı. Biraz kenara çekilip telefonu açtım.

“Vey*”

“Nerede kaldın hayatım? Nerdeyse bir saat oldu. Çocuk uyudu bile, uyanınca da unutmuş olur sütlü çikolatayı.”

“Geliyorum hayatım. Yolda ilginç bir olayla karşılaştım. Ona takıldım.”

“Ne olayıymış bu?”

“Adamın biri dilencinin önündeki para kutusunu çalmaya çalışırken yakalanmış. Zabıta falan gelmiş, onu izledim.”

“Bırak şimdi dilencileri. Hadi çabuk gel. Soğuk dışarısı, üşüteceksin. Benim sütlü çay da buz gibi olmuştur zaten. Neyse ısıtırız mikrodalgada.”

“Tamam, geliyorum şimdi. On dakikaya evdeyim.”

Telefonu kapattım. Etrafımızdaki insan sayısı iyice azalmıştı. Aradıkları heyecanı bulamayan kalabalık eğlencenin istedikleri gibi sonlanmayacağını anlayıp fes etmişti kendisini. Bir tek, alt geçitten çıkıp da kayıtsız şartsız dilenciyi destekleyen orta yaşlı kadınla yanındaki suskun adam sabretmişti bu ana kadar. Dilenci ve zabıta memuru, kaldırımla altgeçiti birbirinden ayıran alçak duvarın önünde dikiliyorlardı. Memur, benim telefonu kapattığımı görünce eliyle işaret edip, beni yanına çağırdı.
“Gördüğün gibi yüzük yok dolayısıyla bu şikâyeti burada kapatıyorum. Sen evine karının ve çocuğunun yanına gidiyorsun. Yüzüğünü ya başka bir yerde düşürdün ya da hiç yanına almadın. Dediğin gibi kutuya attıysan bile senin değildir artık o. Kutunun sahibi vermezse alamazsın.”

Dilenci dayanamayıp karıştı söze

“Keşke yüzük olsaydı ama yok memur bey! Nerede bende öyle şans! Bize çıksa çıksa altın renkli ambalajla kaplanmış çikolata çıkar bu kutudan.”

Memur, dilencinin son sözlerinden sonra hafiften gülümsedi ama sonrasında yanlış bir imaj çiziyor olmanın verdiği korkuyla çeki düzen verdi kendisine.

“Sen de tıpış tıpış parka. Burada dilenmene izin veremem. Zaten bütün bunlar senin yüzünden.”

Memurun elini sıktım ve oradan ayrıldım. Olayı gereksiz yere büyütmenin bir anlamı yoktu. Belki de haklıydı zabıta memuru. Yüzüğü başka bir yerde düşürmüş, hatta hiç yanıma almamış olabilirdim. Hafızam beni yanıltıyor olabilirdi. İnsanın hafızasının hiç gerçekleşmemiş olayları gerçekleşmiş gibi hatırladığının örneği çoktu sonuçta. Gerisin geriye pastaneye gittim. Anahtarımı sol cebimden çıkarıp, sağ cebime attığım yere göz attım. Satıcı kıza yerlerde yüzük görüp görmediklerini sordum. Orada bulamayınca, geldiğim yol üzerinden parka girdim. Yerlere bakarak ağır ağır yürüdüm, bazı karanlık yerleri iki kere gittim geldim. Ci Zı heykelinin önünden geçerken Çanco kentinin kurucusunun acıyan gözlerle bana baktığını duyumsadım bir anlığına. Sırtını savaş atına dayamış, kılıcını elinden bırakmış ama çok da uzağa koymamış haliyle “Ben de barış istiyorum ama gerekirse kılıcımı elime alır, atıma atlar savaşırım” diyen bir ifade vardı duruşunda. Kar lapa lapa yağmaya başlamış, kent iyice sessizleşmişti.  Belki de içimdeki müziğin susmasıydı bu. Evden çıkarken içim yeni ateşlenmiş bir alev gibiydi, şimdi ise sönmemeye yüz tutmuş kül gibi. Karanlık parkı geçip, yoldan karşıya geçerken bir anlığına dönüp dilenciyle tekrar konuşma düşüncesi geçti aklımdan ama yapmadım. Sebep olduğum rezillik yeterdi bu akşamlık.  Eve vardığımda karım televizyonun başında, cep telefonuyla meşguldü.

“Nihayet gelebildin. Çay benim, çikolata senin.”

“Tamam” dedim. “Hem akşamları çay içince gece uyuyamıyorum.”

Kapıyı kapatır kapatmaz –daha ayakkabılarımı bile çıkarmamıştım- gözüm masanın köşesindeki yüzüğe ilişti. Donup kalmıştım, ne işi vardı bunun burada? Yüzük masanın üzerinde değildi ben çıkarken, emindim bundan. Bozuk paralarla birlikte yüzüğü cebime indirdiğimden emin olduğum kadar emindim.
“Yüzüğümü masanın üzerine sen mi koydun?” diye önemsiz bir şeyden söz ediyormuş gibi sordum, bir yandan da botlarımın bağını çözerken.
Karım başını elindeki cep telefonundan kaldırmadan yanıt verdi.
“Eveet, banyoda sabunluğun yanına koymuş, orada unutmuşsun. Yarın sabah işe giderken takarsın diye masanın üzerine koydum.”
                                                 
                                                                    
  10 Ocak 2015 – Çanco, Çin
Ali Rıza Arıcan
_______________________________________

Ciaozı: İçinde et ve sebze olan, aslen bizdeki mantıya benzeyen ama yoğurtsuz yenen bir Çin yemeği. 


Ci Zı: Çanco kentinin kurucusu olduğuna inanılan prens. Kendisine üç kere krallık teklif edilmişse de o her seferinde bu teklifleri geri çevirmiş ve sade bir hayatı tercih etmiştir. Heykeli; Halk Parkı’nın ortasında, havuzun hemen yanındadır.

Xie xie ni: Teşekkür ederim.
Mao: Çin para birimi. 10 Mao = 1 Yuen = 0,37 TL

Vey: Çinliler genelde telefonlarını “Vey” diyerek açarlar.




Konuk
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir