Gar – Ali Akkoç

 gar-ali-akkoc-merdiven-alti-yazar

Haziran ayının ortaları. Akşamüstü. Güneş gökyüzünü geç terk ettiğinden karanlık bile çökmemişti. Biraz da heyecan basmıştı beni. Henüz yirmi yedi yaşındaydım. Esmer tenli bir gençtim. Bıyıklarım bile vardı. O gece uzun zamandan beri görmediğim bir kadınla buluşacaktım. 

 

İşten sonra tren garına doğru yürümeye başladım. Küçük bir kasabada memur olarak çalışıyordum. Çalıştığım işin bana göre olmadığını benim dışımda herkes söylüyor, çalışmak zorunda olduğumu bildiğimden bunun altını çok kurcalamamaya çalışıyorum. Oldum olası kitapları ve filmleri sevmişimdir. Kibar biriyim, ince yani. Kıramam kimseleri. Rakı içerken hüzünlenirim herkes gibi. Ve herkes gibi kahkaha ile gülmesini de çok severim. Tren garına doğru dut ağaçlarıyla çevrili bir yoldan yürürüm. Rüzgâr esse içim üşür ve yüzümde bir gülümseme beliriverir. Korna sesleri arasında birden bire bir çocuk karşıdan karşıya geçer. İçimde aniden bir kaygı belirir. Çocuk işte derim. Üstü başı kir içinde, ayakkabıları yırtık pırtık lakin yüzünde öyle içten bir gülümseme var ki. Yanına yaklaşırım. “Merhaba” derim. “İsmim Yakup.” Çocuğa ismini sorarım. Çantamdan çocuklar için yanımda bulundurduğum bir çikolata uzatırım ona. Bunun karşılığında ismini öğrenirim. Ya Mehmet olur ya Ali ya da Veli… Çantamdan telefonu çıkarıp birlikte bir fotoğraf çekiliriz çocukla.  Dut ağaçlarının altında bilmem kaçıncı fotoğraf diye de kaydederim titizlikle. Çocuk korna sesleri arasında kaybolur. 

 

Sonra bir sigara yakarım. Parmaklarım bıyığıma dokunur. Sokağın en ucunu görmeye çalışırım, dut ağaçları gözüme çarpar. Ağzımdaki sigarayı unuturum. Aklıma birkaç gün önce okuduğum bir kitabın ismi gelir. Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, ne güzel değil mi ismi. Sonra okuduklarım arasında bir parça: “Aynı ev değil burası. Başkası. Babam da sanki aynı adam değil gibi.” Şimdi ben de babam gibiyim. Eski ben değilim artık. Saçlarımda tek tük beyazlar bile göründü. Omuzlarım çökmüş, kim görse öyle diyor. Eskiden öyle değilmişim. Kim bilir hangi ağır söz hangi ağır yara omuzlarımı çökertti. Bakıyorum sigaram yarılanmış. Tren garına gelmişim. Garın hemen sağ tarafındaki meyhanenin kapısından içeri dalıyorum. Bir kadeh içip kalkacağım. Meyhanenin kapısından anason, cacık, kavurma, bira kokuları birbirine karışmış bir şekilde bana geliyor. Alıştım bu kokuya. Masalardan birine geçip oturuyorum. Ortalıkta pek fazla kimse yok derken omzuma bir el dokunuyor: “Yakup Merhaba”.  Başımı çeviriyorum kimi göreyim, babam. “Baba” diyorum, “Sen ne arıyorsun bu meyhanede?” 

 

Gerçekten babam bu saatte bu meyhanede ne arıyordu? Babam içki içmezdi. O zaman tek seçenek kalıyordu. Beni bekliyordu çünkü mektuplarımda bu meyhaneden bahsetmiştim. Babamı iki yıldır annemi on bir yıldır görmüyordum. Babam daha çok mektup yazardı bana, annem gibi. Telefona soğuk biri… Annem Fransa’nın başkentinde yaşıyor. Bir ressamla evli. Babam hala bekâr… Kafasına göre birini bulamadığından yakınır durur.  İstanbul’da yaşıyor, bense Anadolu’nun küçük bir kasabasında. Neden burayı tercih ettiğimi hep merak eder tanıdıklarım. Benim buna verecek kesin bir cevabım yok aslında. Neden buradayım, şans eseri diyelim. Burası İstanbul’da olabilirdi başka şehir de ama tren garı muhakkak olmalıydı yaşadığım şehirde. Deniz olmasa da olur, bunu küçükken düşünürdüm. Deniz olmadan yaşarım. Kitaplar olmasa yaşayamam. Bir kütüphanesi muhakkak olacak. Bir nehri olsa fena olmaz diyordum. Hatta bir göl enfes olurdu. 

 

“Meyhanede seni göreceğim aklıma gelmezdi baba.” “Baba oğul birer kadeh atsak fena olmaz” dedikten sonra gülümsedi. “Sen içmiyorsun ki!” “Arada bir kadeh atıyorum fena da olmuyor hani.” Birer kadeh rakı söyledik. Babama sarıldım. Beni öptü. “Büyümüşsün” dedi. “ Büyüdüm” diye cevap verdim. “Yakışıklı olmuşsun” “Yok baba yakışıklı falan değilim, çöktüm.” “Nasıl yani? Neyin var senin?” 

 

Bu soruya cevap vermek benim için güçtü çünkü bu sorunun altında yatan nedeni araştırmak bana öyle ağır geliyordu ki. Öyleyse neyim vardı benim? Hasta değildim. Aç değildim. İşim vardı. Oturduğum sandalyede doğruldum. Ağzımdan birkaç anlamsız sözcük döküldü. Bunu ne babam anladı ne de ben anlayabildim. “Annen seni bekliyor.” Babama baktım: “Kim dedim aynı şeyi duymak ister gibi.” “Annen” dedi. 

 

Annem Fransa’daydı. Ne zaman ve niçin dönmüştü bunu bilmiyordum. Babam da bilmiyordu. Son gördüğümde liseye yeni başlamıştım. O zaman annem Fransa’ya taşınacaktı. Beni görmeye ressam eşiyle geldiler. Babam da oradaydı. Çok iyi hatırlıyorum, bizim masaya oturmadı babam. Ressamdan olsa gerek, diye düşünmüştüm. Annem esmer, uzun saçları olan genç bir kadındı. Güzeldi ve bir üniversitede sanat dersleri veriyordu. Beni görünce gözleri yaşarmıştı, gözlerimden öptü. Sonra ellerimden. İçimden bana bu kadar bağlı bu kadın nasıl Fransa’ya gider demiştim. Benim de hayal kırıklıklarım, acılarım, hüzünlerim vardı. Ben bu şehirdeydim. Ona gücenmiştim çünkü annem benim en iyi yoldaşımdı. Annem kitap okumasını severdi. Kitaplarla dostluk kurmasını ondan öğrenmişimdir. Yalnızlığı, yalnızlıkla nasıl başa çıkılacağını… Kısacası pek çok şey öğrendim ondan. 

 

On bir yıl oldu, sadece mektuplaştık. Şimdi tren garının yanındaki bir meyhanede geldiğini babamdan öğreniyorum. Mutlu oldum mu, oldum tabi ki de. Birazdan tren gelir, annem beni bekliyordur. “Kalkalım” dedim babama.  

 

Ben onu bekledim, o beni beklemesin.  

 

 

Ali Akkoç 

 

Görsel: kuantumantalya.com/bos-sokaklar 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir