Merhamet – Onur Aşkın




     Gördüğüm kabusun etkisiyle ağlayarak uyandım. Kalktığınızda, çarşafınızı, altınızda toplanmış olarak görmekten daha ıstırap verici bir şey varsa o da terden sırılsıklam olduğunuz bir sabaha uyanmaktır. Yavaşça doğrulup, rutinlerimi tekrarlamak üzere lavaboya yöneldim. Bir aydır elektriklerim kesikti. Tıraş olamadan geçen bir ay. Sakallarımı yıkayıp mutfağa gittim. Buzdolabının kapısını açıp, gördüğüm kabusun etkisinden kurtulmak için bir süre bekledim. Sanırım karşımda gördüğüm kabustan daha büyüğü olamazdı. İç geçirdim. İnsanın alışkanlıklarından vazgeçebilmesi için bir aydan daha fazlasına ihtiyacı vardı. bireysel devrim de bu olsa gerek diye düşündüm. Basit bir elektrik kesintisine alışmak bile ömrünüzden azımsanmayacak bir dilimi götürebilirdi. Kahve yapmak, haberleri takip etmek, porno film izlemek, sevdiğiniz birinden mesaj almak, gideceğimiz yere karar vermek ve daha birçok şey için bir adaptörden fazlasına ihtiyacımız yoktu. Gelişigüzel yaşıyorduk işte. Gelişi güzel olmayan her şeyi de peşimizde sürükleyerek.

     Gördüğüm en devasa ağaç olsa gerekti. Gölgesinde tüm insanlık dinlenebilirdi. Kökleri bilinmez bir geçmişe kök salmış, ateş kırmızı yaprakları tohumunu atan kişiyi yad edercesine rüzgarla konuşuyordu. Dokunmak istedim. Vazgeçtim sonra. Ellerim, bütün yaşanmışlığına; gördüğü bütün savaşlara, kuraklığa, kıtlığa, şahit olduğu tüm sevişmelere, suçlara, gözyaşlarına ve kahkahalara ortak olsun istemedim. Gözlerimi ağacın tepesine diktim. En uçta küçük, beyaz bir mendil asılıydı. Çok kısa bir an, tüm dünyevî ereklerimden vazgeçmek için bir an bile düşünmeyeceğim kutsal bir ruhanî hisle doldum. Bir şeyi delicesine istemek bu olsa gerekti. Nefes almaktan, su içmekten, müzik dinlemekten, bir kadını arzulamaktan, kırmızı ışıkta beklemekten, nefret etmekten çok daha az insani bir istekti işte. Gövdesine uzandım. Parmak uçlarım, acı bir çığlığa birkaç ton uzaklıktaydı sanki. Dokundum. Uzaklaştığımı hissettim sonra. Beynim, bir kuklanın iplerini çekiştiren sanatçının elleri kadar berraktı. Her renkten düşleri birlikte görüyordum. Tüm bedenim basınçla doluyordu. Mendile uzandım. Rüzgârın hışırtısı giderek huzursuzluk veriyordu. Gövdem; ağacın azametinde iken, sonradan açılmış ve asla kapanmayacak bir parantezin içindeki cümleler gibi bütünümden ayrık bir hisle mendili aldım. “merhamet” yazıyordu. Altı çizilmemiş, parmak izi bırakılmamış ve kesme işareti kullanılmamış bir düzensizlikle…
     Tüm gün yalnızca gördüğüm rüyayı düşündüm. Sırılsıklam, ağlayarak uyanmama sebep olan o mendili. “merhamet”. Rüyaların gerçek olması ya da bir mesaj taşıması ile hiç ilgilenmediğim için yeterince derin düşünemiyordum belki de. Kalktım, penceremden giren ışığın, koltukta uçuşan toz zerreciklerini aydınlatmasını izlerken, bir daha anımsamamak için bir yıldır çaba gösterdiğim o an’ı yeniden yaşadım. El yordamıyla lavaboya uzandım. Musluğu açtım ve gözlerimi toz zerreciklerinden ayırmadan suyun sesini dinledim. Her şey tamamdı…
     Yağmurun hafif aralık pencere pervazından içeri hayalet gibi sızışını izlerken, mutlu olmanın aslında ne denli kolay olduğunu düşündüm. Bağımlılıklarımızı tatmin eden her şey, mutlu olmamızı da sağlıyordu. Omzumda yatan kadının göğüslerinin kıvrımından sızan terin ve göğüs kafesimizdeki iniltinin mutluluktan başka bir tanımı olamazdı. Dinginlik ve bereket tanrıçası. aldığımız eroinin etkisi iyiden iyiye hissedilir olmuştu. Burun damarlarımızdaki çatlamayı ve zihnimizin keskinleştiğini hissedebiliyorduk. Korkunç bir baş ağrısı ve ardından bir küfürbaza dönüşecektik. 2 yıldır eroin kullanıyordum. Giderek artan bir ölüm isteği ile geçiyordu zamanımın çoğu. Kız arkadaşım da benim gibi bağımlıydı. Eroini temin etmek için haftanın 3 günü fahişelik yapıyordu. Para kazanmanın tek yolu buydu. Dar, kaba, asık suratlı ve tekinsiz sokaklarda, bedenini, sadakat kalpazanlarına satıyordu. Hiçbir şey hissetmiyordu onlarla sevişirken, yalnızca bedeni onlarındı, etten ve kemikten bir siluet. Bir gölge. Ruhun izdüşümü. Eroini alabilmemiz için gerekli parayı benim kazanmam konusunda çokça tartışıyorduk. Kahrolası bedenimi satmaya hazırdım ama hiç kimse gözlerinin altında koca morlukla dolaşan bir adama iş vermezdi. Oysa onun için durum farklıydı. Vajina sevicileri renklerle ilgilenmezdi. Ruhunu çarmıha teslim etmiş halde uzanan bir kadının iniltilerinin anlamını sorgulamazlardı. Kafasını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bir anlam yoktu. Yalnızca bakıyordu. Onu seviyordum. Seviştiğimizde, ruhunun notalarını kasıklarımda duyuyordum. Tüm renkleri ile sevişiyordum bedeninin. Karşılıksız, güneş kadar cömert bir edayla açıyordu kendini bana. Her gün ve her dönümünde ayın.
– Seni seviyorum bunu biliyorsun.
– Evet.
– Ve senin için her şeyi yapacağımı da.
– Evet. Ben de senin için kadınım.
– Ölümü arzuluyorum. Senli bir ölümü. Kayıtsız, yalnızca ölmek işte. Bedenimi beyaz bir uğultu ile teslim etmekten bahsediyorum. Bir daha seni asla göremeyecek olmanın en güzel halini..
     Saçlarındaki kırıkları sevdim sonra. Uykuya dalmanın ve onu bir daha asla göremeyecek olmanın en güzel halini hayal ederek…
     Uyandığımda yanımda yoktu. Genelde hep daha önce kalkardı zaten. Yine o sadakat yeminleri ile taktıkları yüzükleri, zevklerine peşkeş çeken adamlara gitmiş olmalıydı. Onu sevmenin en zor yanı, başka adamlarla beraber olduğunu bilmek değildi. Zor olan; dağılmış saçları ve akmış rimeliyle kapıdan girdiğinde, ağladığını her seferinde anlamama rağmen ona rol yapmak zorunda olmamdı. Ona gülümsemek, bedenimin her yerine saplanmış paslı bir çividen farksızdı.
     Güç bela doğruldum. Onu, hatırladığım en güzel haliyle hayal ederek banyoya yöneldim. Yerde yatıyordu. Ayaklarını karnına çekmiş, sol kolu bana doğru uzanmıştı. Parmakları her zaman olduğu gibi zarifti. Bileğinden kan akıyordu. takip ettim. Ömrümün en uzun yolunu, bacaklarımda kocaman bir ağrıyla almış gibiydim. Dizlerim hükümsüz, beynim karıncalanmış gibiydi. Topyekûn bir infazın tanığı gibi yalnızca donmuş bir halde ona bakıyordum. Parmakları ne de zarifti. Ölümün en güzel haliydi parmakları ve bacaklarının arasında tükenmişliğin kayıtları tutulmuştu…
     “merhamet”… gördüğüm rüya olamazdı. Gerçeğin ta kendisiydi. Oracıkta duruyordu işte. Gözlerimin önünde. Penceremden sızan toz zerrecikleri kadar gerçek. Yalnızca yeterli ışıkta görülebilen bir gerçek. Benim ışığım da rüyamdı. Oradaydı. Biliyordum. Zarif parmaklarının az ötesinde. Az sonra pencereye doğru yöneldim. Işığın yansıttığı gerçekliğe. Birbirimizi bir daha asla göremeyecek olmanın en güzel haline. Pencereden sarkıp kendimi onun zarif parmaklarından aşağı bırakırken aklımda tek şey vardı: ışığın ve evrenin ihtişamına inat, yalnız onun bildiği bir geleceğe kanat çırpmak…
                                                                                                     Onur Aşkın
Göersel fatmahale.blogcu.com adresinden alınmıştır.

Konuk
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir