Hayıflanma- Kaan Beyoğlu



         Eski bir kamyonun arka tamponuna işedim. “llah ko us n ” yazıyordu tamponda. Lastikleri inmişti. Sahibi iki ay evvel öldü. Et kemiğe dayandığında, Kamyonu yeterince hızlı satamamış, alacaklıları tarafından vuruldu. Bir akşam kahveden çıkmış, söylenene göre 51 oynamışlar kahvede, kaybetmiş, on iki tane çayın parasını ödemiş. Kahveden çıkıp sonra, evine doğru yürüdüğü varsayılırsa, tam yolunun ortasında yedi kurşun yemiş. Göbek deliğine, göğsüne, sol dizine, sağ köprücük kemiğine, sağ baldırına ve sağ köprücük kemiğine bir tane daha.  Bir, iki, üç… gerisini biliyorsunuz, yedi kurşun. Adam kaldırıma düşmüş önce, sonra kıvranarak ya da seğirerek yola inmiş. Ölmeden evvel birkaç kez sertçe öksürmüş, öğürmüş, kurşunları ağzından çıkarmak ister gibiymiş. Bolca kan çıkmış tabii. Üç kurşun delip geçmiş, diğerleri içerde kalmış. Yedi kurşun sonucu, adamın on bir yerinden kan boşanmış. Kahve ve evinin arasında yaklaşık yüz metre var. Dümdüz, hafif eğimli bir yüz metre. Yağmur yağmış o akşamüstü, yerler hala ıslakmış. Kan olduğundan daha çok gözükmüş, olması gerektiğinden daha hızlı yayılmış. Akan kan aynı yöne doğru üç kola ayrılmış. Birisi yıpranmış asfaltta bir çukura dolmuş, öteki çukurun az ilerisindeki rögardan girip boğaza dökülmüş. Sonuncusuysa şanslıymış, neredeyse evinin önüne kadar uzanmış.
         Bunları bana İbrahim Abiyi vuran tefeci anlattı. Korkudan dizlerim titriyordu, sorduğunda hasta olduğumu, üşüdüğümü söyledim. Bunları bana anlattı çünkü ben de ondan borç almıştım. Çok zor durumdaydım, genç bir idealist kadar aptaldım. Hiçbir yayınevi kitabımı basmıyordu. Okumaya tenezzül eden üç editörden ikisi “Zamansız bir kitap” demişti. “Zamansız”. İçlerinden yalnız birine, yaşlı bir kadın olduğu için “Klasikler de zamansızdır.” diye cevap vermiştim. “Evet. Belki, umarım, kitabınız da yazıldığı günden çok sonra, değeri anlaşılır.” O an o kadına orda tecavüz etmek istedim. Sert olacaktım. Onu, çirkinliği ve yaşlılığı için cezalandıracaktım. Kurduğu cümledeki anlam hatası için cezalandıracaktım. Buruşmuş kıçını kızartacak, memelerini çekiştirecektim. Gözlerinin içine bakıp küfürler edecek ve ağzına boşalmam için yalvarmasını isteyecektim. Yine de kalkıp saygıyla elini sıktım ve iyi güneler dileyip çıktım. Diğer ikisine “Pekala” demekten başka sansım yoktu. “Zamansız” diyen diğer editör, izbandut gibiydi, kaslı ve dövmeli bir adamdı. Boyu iki metrenin üzerindeydi ve çok meşgul görünüyordu. Üzerine dar gelen bir gömlek giymişti çünkü kendisine özel gömlek diktirebilecek kadar da zengin değildi. Boyuna ensesini kaşıyordu, ancak kasları ya da gömlek istediği yere ulaşmasına müsaade etmiyordu ve koltukaltı terlemişti. Kitabımı okuma zahmetine erişen diğer beyefendi ise oldukça nazikti ve yayın takvimlerinin oldukça dolu olduğunu belirtip üzüntüsünü dile getirdi ve ben dudağımı kemire kemire kapıya doğru dönmüşken başarılarımın devamını diledi.
         Tefeci birçok şey anlattı. Sanırım canı sıkılıyordu. Zengin ve yalnızdı. Karısı aptaldı, etrafındakiler aptaldı. Konuşabileceği insan sayısı kazandığı her kuruşla azalıyordu. Bu yüzden bana oldukça nazik davrandı, yalnızca sözle tehdit etti. Kitabımı sordu, satışları sordu. Yalan söyledim. Yalanımın üstüne iki çay geldi. Öldürdüğü ilk adamı anlattı uzun uzun. Daha sonra, siniri geçtiğinde, gördüğü manzara midesini kaldırmış, kendinden nefret etmiş, kusmuş. O günden beri bu tip işleri başkalarına yaptırıyormuş. Ama yine de, öldüren adamlardan ölüm anını en ince ayrıntısına kadar dinlermiş. Önceleri bunun, alması gereken bir sorumluluk olduğunu söylüyormuş kendine. Fakat sonra, bundan keyif aldığını fark etmiş. Hayal gücüyle anlatılanları dilediği gibi kurgulayabiliyormuş. Katil, galon galon kan aktı patron, dediğinde,  maktulün ağzından, burnundan gülümseyen çiçekler fışkırdığını hayal ediyormuş. Daha sonra bana Camus hakkında tahmin edilebilir sorular sordu: “Sence, Meursault, Camus’un kendisi miydi, olmak istediği kişi miydi, yoksa olmaktan korktuğu kişi miydi?” o kadar erken ölmeseydi, dönüşeceği kişi olduğunu söyledim. “Bir ay daha müddet sana azizim” dedi. Sana ve sanatına saygımızdan. Yazık olmasın okuyucularına.” O öyle deyince, editörleri düşündüm tekrar. En çok yaşlı kadının üstünde durdum. Sonra gitmemi istedi. Muhabbetimden sıkılmıştı. Korkudan altıma kaçıracak raddedeydim. Ayağa kalkıp kalkamayacağımı bilmiyordum. Ben de kendimden sıkılmıştım.  Emeklemek pahasına bile olsa mekandan ayrılmaya karar verdim. Ona biraz Brautigan okumasını önerdim. Sonra “Hoşçakalın” dedim. “Görüşürüz Aziz Bey” dedi: “Önce görüşürüz, sonra inşallah, hoşçakalırız.” Sokağı dönünce bulduğum ilk apartman girişine sığınıp ağladım. Biraz da kitabımın bir kopyasını istememesine içerlemiştim.
         Eskiden göbek deliği fobisi olan bir kadına aşıktım. Dokunmayı ve dokunulmasını geçtim söyleyemiyordu bile. Sevişme esnasında kudurmuş bir şekilde dilimi vücudunda gezdirdiğim zaman göbek deliğine denk gelirsem çığlıklar atarak yataktan fırlıyor, ağlayarak uzun duşlar alıyor, ölmüşlerime sövüyordu. Onu tekrar yatağa alıştırmam günler, bazı zamanlar haftalar alıyordu. Ona hiç şiir yazmadığım için bana kırgın olduğunu dile getirdi bir gün. Yatsı namazıyla odaya kapandım, öğle vakti çıktım elimde dört başarılmış sayfayla. Akşamında terk etti beni. Üstelik şiiri de almamıştı giderken. Üç yaprak masadaydı, biri yere düşmüştü. Başka özellikleri de vardı tabii. Güzel özellikleri. Giderken şiirleri yanına alsaydı, şimdi onları da anlatırdım.
         İşedikten sonra korkmamaya karar verdim. Yazdığım karakterler gibi güçlü olacaktım. Sonra biraz daha düşündüm ve yazdığım karakterlerden daha güçlü olmam gerektiğine karar verdim. Çünkü yarattığım karakterler genellikle intihar ediyordu. Hatta öyle çok hikayem intiharla bitmişti ki, ölmek gibi bir dönüm noktasını, bir yüksek sonu, bayağılaştırmıştım. Dünya edebiyatı beni asla affetmeyecekti. Arkamı döndüğümde kamyon görüş alanımdan çıkmıştı. Bu bana biraz da olsa moral verdi. Vermem gereken asil bir karar vardı: kaçmak ya da mesela Salih Abi’nin intikamını almak, can güvenliğimi sağlamak veya sırf nasıl hissettirdiğini öğrenmek için tefeciyi öldürmek.
Eve kadar neşeyle koştum. İyi veya kötü, üstüne kafa yorulan her amaç insana mutluluk veriyordu. Islık çalarak bavulumu doldurdum. Bavula iki tane kendi kitabımdan, bir tane Céline, iki tane Gogol, bir tane Miller, bir tane Kierkegaard, bir tane Berk, bir tane de Attar koydum. Bavul kapanmadı. Ben de tüm kitapları çıkarıp yerine ikisi tamamen boş dört defter, bir avuç da tükenmez kalem koydum. Bu defa bavul neredeyse kendiliğinden kapandı. Ne yapsam bavulu gerekli doluluğa ulaştıramamıştım. Bu nedenle biraz hayıflandım. Mutfağa gidip iki bardak su içtim. Telefonumu tezgahın üstüne koyup düdüklü tencerenin kapağıyla bir güzel parçaladım. Hızımı alamayıp kapağı birkaç bardak kırmak için de kullandım. Sonunda salona dönüp, elimdeki kapağı televizyona fırlattım. Camı çatlar gibi oldu ve televizyon hafif bir gürültüyle düşüp öylece kaldı. Eski, tüplü televizyonların değerini o an anladım. Kanepede bilgisayarım duruyordu. Onu alıp yatak odasına döndüm, bavulu açtım, içine bilgisayarı ve şarj aletini koyup tekrar kapadım.
         Salonda bir vitrin var. On iki yıldır tozunu almadım. Ailemin fotoğrafları var camekanın arkasında. İki tane de kendi küçüklüğüm. Üstlerinde, camekandan girebildiği kadar, on iki yıllık tozla öylece duruyorlar. Başlarına hiçbir şey gelmedi. 99 depreminde annemin gençlik fotoğrafı düştü. Onu bile kaldırmadım. Olduğu yerde yavaş yavaş, tarihi bir sanat eserine dönüşüyor. Annem 94’te öldü. Babam 97’de. İkisinin ölümü de aptalcaydı ve haklarında bahse değer bir şey yok. Şimdi ben, bu eserin biricik güvenlik görevlisi, yaratıcısı ve ziyaretçisi gidince, acaba kendisi nasıl bir geleceğe maruz kalacak.
         Kendime gidecek yüksek bir yer bulmalıyım. Keşke biraz daha genç olsaydım.



                                                                                                     Kaan Beyoğlu



Konuk
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir