Temmuz 14, 2020

Yusuf – Mutlu Çapraz






Birkaç sefer daha bu dağın üstünde avuçlarını ovalarken görmüştüm Yusuf’u ama hiçbiri bu geceki kadar korkutmamıştı beni. Çünkü çoğunlukla dolunay olan yaz gecelerine denk gelirdi Yusuf’un dağa çıkışı. Bir kaya parçasının üstünde durur, saatlerce uluyarak karşı tepelerden kendine dönen sesini dinlerdi. Bir uluması yankılanırdı, bir kahkahası ve bu döngü saatlerce sürerdi. Ayın aydınlığından masum yüzünü görür, “Deli işte, ne yapsa yeri,” diye gülüşür, en ufak bir ürpertiye kapılmazdık.

Köyde pek genç kalmamıştı son dönemde. Her bokun ithalatı yapıldığından tarım ölmüş, neredeyse tüm küçükbaşlar bir hastalığa kapılıp telef olduğundan hayvancılık bitmiş, son darbeyi de hidroelektrik santral bahanesi ile köye gelen suyun güzergahını değiştiren devlet babamız vurmuş, nitekim köyün iflahı sikilmişti. Bu buhranlı dönemin yükünü hafifletebilmek için köye en yakın beldede bir kermes düzenlemiştik ancak kermesimize katılım dört kişi ile sınırlı kalmıştı. Birer liradan sattığımız dört çay ile kermesi noktalamış, yeniden kara kara düşünmek üzere evlerimize yollanmıştık. Çok geçmeden de yoğun bir nüfus kaybı yaşadık. Gençler, türlü bahanelerle kaçıp gitti.

Yusuf hakkındaki en yaygın rivayet, onu bu buhranlı dönemin delirttiği yönündeydi ancak buna inanmayanların sayısı bunu söyleyenlerden bile çoktu. Kaldı ki tası tarağı toplayıp bu köye yerleştiğim altı sene önceki gün, hafızamdaki en diri anılarımı kapsar ve ben, o gün Anadol marka arabamın önüne yatıp “Gelme köyümüze! Gelme! İblis!” diye çırpınan Yusuf’un sol şakağındaki sivilcenin yarıçapından dahi tereddütsüz söz edebilirim. Onun meselesinin bambaşka olduğuna adım gibi emin olsam da köydeki herkes gibi ona yanaşmaya dair dağ gibi çekincelerim vardı.

Birkaç sefer daha bu dağın üstünde avuçlarını ovalarken görmüştüm Yusuf’u ama hiçbiri bu geceki kadar korkutmamıştı beni. Çünkü bu defa güç bela seçilebilen çıplak vücutlu bir Yusuf duruyordu o keskin kayalığın üzerinde; ve çok daha derinden, kederli, boğazı parçalanırcasına hoyrat bir sesle vuruyordu karşı tepelere. Hem de hiç adeti olmayan buz gibi bir havada, köyü başımıza yıkmaya niyetli bir rüzgar varken gerçekleştiriyordu ayinini.

Kara kuru bir çocuktu Yusuf. Yirmilerindeydi ama neredeyse yaşıt görünüyorduk. Yıkanmazdı pek, ayna görmüşlüğü nadirdi. Bir evi vardı ancak onun yolunu hatırlıyor muydu bilinmez. Tonu, seyrek saçlarıyla rekabet edercesine ağaran mavi gözleri vardı. Baktı mı, gözgöze gelmeye gerek olmadan hissediyordu insan. Sanki gözleriyle dokunuyordu; bazen tokat atıyor, yumrukluyor, her yanını kanatıyor; bazen olabildiğince şefkatli okşuyor, sıvazlıyor, dostça tartaklıyordu. Bu, ona nasıl baktığınla ilgiliydi. Kendinden korkanları sevmezdi. Bizi sevmezdi.

Köye yerleştiğim gün, eşyaları getiren kamyonun kasasında ansızın karşıma çıkmış ve gözlerimin içine, en içine bakmıştı. Aramızda tuhaf bir enerji akışı olduğunu hissedebiliyordum ancak tam olarak neyle karşı karşıya olduğumu anlayamıyordum. Kitaplığımın raflarından birini, minik bir tahta parçasını zorlanarak kaldırdı ve sanki bana “iblis” demesinin özürünü diler gibi uzattı. Rafı almak için uzandığımda sol elinde üç parmağı olduğunu fark ettim. Anlık bir tedirginlikle duraksadım. Tam bir “an” bile sürmeyen bu duraksama içerlemesine sebep olmuş olacak ki tahta parçasından ellerini çekip arkasına sakladı ve gitti. Kasadan hırsla atlayıp köyün dışına uzanan oyuklarla dolu asfalt yolu adımlamaya başladı.

Yusuf’u dağın tepesinde ilk kez o gece gördüm. Sonrasında birkaç sefer daha görmüştüm ama hiçbiri bu geceki kadar korkutmamıştı beni. Cesaretimi toplayıp kayalığa çıkmam gerektiğine dair itici bir kuvvet vardı içimde. Bir yandan da bugüne dek bu kuvveti içlerinden birinin bile hissetmediği köylüye lanetler yağdırıyordum. Dört yıldır dokunmadığım zulamdan bir sigara yaktım ve dağa kulak verdim.

Yusuf’un kalan üç parmağından ikisi de birkaç sene içinde kopmuştu. Köylü, bir yüzükten bahsediyordu. Parmağını sıkmasına rağmen takmakta direttiği ve ondan sebep kangren olan parmaklarını yitirmesine neden olan bir yüzükten… Bir gece Rıza Muhtar ile oturup makus talihimize dertlenirken konuşulmuştu: Yüzük, Yusuf’un nişan yüzüğüydü ve nişanın birkaç hafta sonrasında sevdiği ortadan kaybolmuş, bir daha ondan haber alan olmamıştı. Yusuf, onu bekliyordu. Önce yüzük parmağını, sonra orta, işaret, baş parmaklarını kangren olup kaybetmişti ve son kalan minicik uzvunu da kör bir romantizm, akılsız bir esaret için riske atıyordu. Bu köyde hissedebilen tek kişi oydu.

Sarı yağmurluğumu ve kahve çizmelerimi giyip kendimi evden attım. Ufak avlumdaki yakılacak odunların arasından uzunca bir tahta parçası seçip kendime değnek yaptım. Seri adımlarım, Yusuf’un küskünce yürüdüğü oyuklu asfalta kaydı. Az sonra sık bir ormanın içinde kayalığa tırmanıyordum. Ağaçların arasında keçi yolunu andıran, basamağa evrilmiş bir aşınma vardı. Attığım her adımın, Yusuf’un defalarca tırmanarak oluşturduğu bu dar patikayı, belki de direkt Yusuf’un ayak izlerini çiğnediğini anlayabiliyordum ve şaşmadan bu yolu takip ettim. Az sonra minik bir düzlükte yağmurdan sırılsıklam olmuş bir deri koltukla rastlaştım. Kıçlık ve sırtlık kısımları kullanılmaktan renk atmış, bir ayağı zeminle bütünleşir biçimde toprağa gömülmüştü. Koltuğun ertafında yere düşüp darmadağın olmuş ona yakın çerçeve ve çerçevelerin içinde siyah-beyaz bir kadın fotoğrafı – her birinde aynı fotoğraf vardı. Yusuf’a daha da yaklaştığımı artan ve arttıkça tonundaki acı daha da hissedilir hale gelen sesinden anlayabiliyordum. Çok sürmeden kayalık ve üzerindeki Yusuf göründü. Sağ elinde irice bir ekmek bıçağı vardı. Uzaktan, bıçağı diğer eline sürtüp bağırdığını duyabiliyordum ancak son kalan serçe parmağını koparmaya uğraştığını ancak yanına vardığımda anlayabildim. Varlığımdan ürküp kendine ya da bana daha büyük zararlar vereceği endişesi ile temkinli yaklaşıyordum. Aramızda kendimi güvene alacak bir mesafe bıraktıktan sonra adını fısıldadım. Ancak televizyondaki yaban belgesellerinde görebileceğim bir korku ve atiklikle bana döndü. Gözlerindeki delici bakış her zamankinden daha keskindi ve o bakışların gerçekten bir şeyler anlattığına hiç bu kadar emin olmamıştım.

“İblis!” diye bağırdı ve elindeki bıçakla kanlar süzülen serçe parmağına sert bir darbe indirdi. Parmak kopup uçurumdan aşağı düştüğünde fışkırırcasına akan kan, öğürtülerle başımı çevirmeme neden oldu. Acı dolu haykırışı aynı zamana denk gelen gök gürültüsünü bile bastıran Yusuf, olduğu yere çöktü ve aranmaya başladı. Aradığının kopan parmağındaki yüzük olduğunu hemen anladım ve yanaştım. Varlığımı umursamıyordu artık.

“Neden yaptın bunu?” diye sordum. Cevap vermeden toprağı eşelemeye devam etti. Bulamadıkça artan siniri onu ağlama noktasına getirmişti. Bunca acıya rağmen dökmediği gözyaşını, umutsuzluğa kapılıp olduğu yere sırtüstü uzandığı anda bırakıverdi. Her duyguyu öylesine dolu yaşıyordu ki imrenmediğimi söylemem yalan olurdu. Yanında dizlerimin üzerine çöküp ağlayışını seyrettim. Onu ağlatanın kaybettiği cisim değil, hammaddesindeki

maneviyat olduğunu biliyordum.

“Ağlama,” dedim. “Bulacağız. Belki parmağınla birlikte aşağı düşmüştür.”

“Bulmak değil aslolan; kayboldu bir kere. Sen de kaybol.”

“Korkma benden. Sana yardım etmek için geldim. Anlat bana.”

“Git.”

“Fotoğraftaki kadın… kimdi o? Nişanlın mı?”

Ağır hareketlerle doğruldu ve kendisine uzanan ilk zeytin dalının şaşkınlığı içinde masumca yüzüme baktı. Gece boyuncaki harareti, parmağında hissettiği acı, yitirdiği maneviyatı… hepsini hiç edecek bir tutamak bulmuş gibi gözlerime baktı.

“Gitti.”

“Nereye gitti?”

Başıyla uçurumu işaret etti. Hikayeyi tamamıyla anladığımı düşünüyordum. Nişanın hemen ardından Yusuf’un şu hali ile izah edemeyeceği bir sebep, nişanlısını intihara sürüklemişti. Yusuf da canını yakan her durumda soluğu burada alıyor, acısını yar bildiği kadınla paylaşıyordu. Peki, parmağını niçin kesmişti? Diğer dört parmağını tıbba bırakan Deli Yusuf, son kalan parmağını niçin kendisi almıştı?

“Bunu neden yaptın Yusuf?”

“Söz verdiydim. Takamadım.”

“Yüzüğü mü? Bunun sözünü mü verdin?”

“Parmaklarımı kopardı nalet yüzük. Beşini birden. Beş kere öldürdü beni.”

“Boynunda taşısaydın, cüzdanına koysaydın, ne bileyim başka bir şey yapsaydın oğlum, neden?”

“Söz verdiydim. Takamadım.”

Bakışları yeniden donuklaştı. Yüzüme de bakmıyordu artık. Elinden dökülen kan, tüm kıyafetine bulaşmıştı ancak ses edip aklını o yöne çekmek istemiyordum. Derdine derman olabileceğimi gösterip onu buradan uzaklaştırmak vardı aklımda. Sorular sormaya, detayları öğrenmeye çalışıyordum ancak tam da beklediğim ölçüde ketum çıkmıştı Yusuf.

“Ölene kadar takçam dediydim. Ölmedim ama.”

“Yarın buluruz yüzüğü. Öbür eline takarsın. Olmaz mı?”

“Yarın yok. Takamadım.”

Olduğu yerden, parmaksız eliyle destek alıp kalktı. Çektiğini tahmin ettiğim acı içimin uyuşmasına, göğüs kafesimin karıncalanmasına neden oluyordu. Geldiğim yöne yürümeye koyuldu. Diyecek söz bulamıyordum. Kontrolü, kontrolsüzlüğüne bırakıp izlemeye başladım Yusuf’u. Ağır adımları, pabuçlarının içinde tonlarca yükle ilerliyor hissi uyandırıyordu. Bu sancılı yürüyüş, etrafı fotoğraflarla kaplı deri koltukta son buldu. Ben de ardı sıra gidip yanıbaşında bir yere diz çöktüm. Sorular soruyor, yardım tekliflerinde bulunuyordum ancak tek ses çıkarmadan gözlerini kilitlediği uzakta bir noktaya bakıyordu. Bu bakışları, bu susuşu, bu yitiklik halini büsbütün biliyordum. Kendimi görüyordum onda.

Bir tepsiye bir tabak kıvamsız pilav, bir bardak ayran ve konservesinden yeni çıkardığım barbunyayı koyarken aklımda İstanbul vardı. Meydanları, tenhaları, gecesi, gündüzü, ölü ve dirileri ile koskoca bir şehir belleğimden akıp geçiyordu. Tıpkı dev bir yük gemisinin boğaz köprüsüne değeceği endişesi gibi; bilincimin gün yüzüne savurduğu geçmişimin, acılarıma, hatalarıma, kayıplarıma ve bir şehri baştan başa yaşanmaz kılan yarınsız yanıma dokunacağına dair bir telaş kapladı kerpiç duvarları. Duvarlar, artık beni kabul edecek gibi değildi. Beni bu köyde tutan tek bir gerçek vardı. O da Yusuf…

Sıradan bir gün doğumu, sıradan sahte gülümsemeler, sıradan anlamsız dokunmalar, sıradan rutin konuşmalar, sıradan itibar mücadeleleri, sıradan bir iş çıkışı, sıradan bir akşam trafiği, sıradan kavgalar, ayrılıklar, içkiler, uyuşturucular, orospular, yalnızlıklar; sıradanlık… İstanbul, fantastik bir sıradanlık içinde sorgulatmıyordu insana. Sokak lambaları şehri sarıya boyamışken, kaç yanlış sapaktan dönüp kaç yabancı caddede ihlaller yaptığımı bilmiyordum. Aklımda tek bir fikir vardı: Aidiyet.

Bir ustura gördüm önce. Usturanın ucundan zemine damlayan kıpkırmızı kan… Aynı rengi duvarlarda, parkelerin üzerinde ve beyaz yatak örtülerinde… Buğday teninde sonra… Adım attıkça göz kapaklarında bile… Saçlarında… Sertleşmiş meme uçlarında… Yara bere içindeki tırnak aralarında… Ölümün rengi… İntiharın rengi… Geceyi usulsüzce manasından tutup koparan zamansız bir intiharın, kurak, insafsız, kopkoyu rengi… Yaşamıştım. Kendimi görüyordum onda.

Tepsiyi deri koltuğun yanına bıraktım. Dün bıraktığım tepsiyi dokunulmamış buldum. Hava bugün biraz daha iyiydi. Güneş yüzünü göstermeye başlamış, Yusuf’un solgunluğu daha belirgin hale gelmişti. Zayıflığı, yanaklarında baş gösterdi önce. Elmacık kemikleri her geçen gün biraz daha belirginleşiyor, göz altları morardıkça morarıyordu. Sakin hareketlerle elinin sargısını yeniledim. Yarası iyiye gidiyordu ancak elleri çirkinleşmiş, bir iskeleti andırır hale gelmişti. Kimselere haber vermeden, gün be gün ölmesini izliyordum.

Aidiyet tuhaf. Sahip olmak. Mülk edinmek. Mülk olmayanı mülk bilmek. İnsanı birliğinden, içgüdülerinden, basbayağı doğasından koparabiliyor. Kendini ve hatta türünü yok ettirebiliyor insana. Haklılık, güneşin sıcağı kadar göreceli. Her coğrafyada, şehirde, her evde, odada ve yataklarda ve bedenlerde bambaşka vuku buluyor. Şehrin en lüks semtinde bir kadın, önce işinden oluyor, sonra sevdiğini yitiriyor alelade bir kavgada, sonra dairesinde oturup anlamsızlığını keşfediyor – bilmiyor ki doğduğundan beri göğüs kafesinin içinde taşıyor onu, sonra yeryüzünde ne kadar anlam varsa içine almak istiyor bir çırpıda ancak olmuyor. Tek isteği birazcık nefes alabilmek ama edindiklerinin koynunda. Sonra da taze bir ustura ile kendini kesebiliyor. Bu basit bir ölüm. Basit bir hayatın ilk kez bir ayna önünde sergilenişi. Minicik bir kesik ile tüm olası yarınlarını umutsuzluğuna yem ediyor. Tuhaf.

Yusuf, aradan geçen bir hafta boyunca olduğu yerde oturdu. Ben de yılmadan hazırladığım yemekleri getirdim ona. İhtiyacı olmadığını ve olmayacağını biliyordum. Oturduğu koltukta beklediği tek çarenin ölüm olduğunu anlıyordum. Bu yüzden ne ahaliden bir yardım istiyordum, ne de tek kelime haber taşıyordum onlara. Peki, ben neden ölmemiştim hala? Aşkı tanımıyor muydum? Zihnime her detayıyla işlenen o kanlı ustura, neden benim de şah damarıma dayanmamıştı bu güne kadar? Çektiğim acı ne kadar samimiydi ki ancak karşımda bir yas ütopyası dururken aldığım nefesi sorgulamak geliyordu aklıma? Yemek tepsisini kenara bıraktım ve eskisini aldım. Yusuf’u hızlıca ve bir görev bilinciyle süzüp köyden yana yürüdüm. Bunca vakit sonra ilk defa arkamdan seslendi: “Sigaran var mı?” Vardı. Yanına gidip bir dal uzattım. Onunla beraber ben de yaktım. Uzağa bakıyordu. Baktığı yöne baktım. Konuşmadan sigarasını içti ve yarıya geldiğinde fırlattı. İzmarit, çerçevelerden birine düştü ve ben henüz sigaramı söndürmeden çerçevenin üzerinde kahverengi bir leke bırakmıştı. Yeniden yoluma koyuldum.

Bu köye, altı sene önce gelmiştim. Bir doktorun önerisiydi: Şehirden uzaklaş ve başkalarının hayatına anlam katmaya çabala. Yaşadığım ani kaybı ve bu kayıpla içine düştüğüm anlamsızlığımı başka türlü atlatamayacağımı düşünüyordu. Ben de doktoruma sadık kaldım ve haritadan rastgele seçtiğim bu köye geldim. Önce minik bir ev satın aldım kendime. Birkaç hayvan, birkaç tohum, ufak bir televizyon. Birkaç dost edindim ardından. Her gece oturup sohbet ettiğim, her gün bir savaşında mücadele verdiğim birkaç dost. Geçen seneler, bana kabullenmeyi öğretti. Dev plazalara, son model arabalara, lüks dairelere, aydın dostlara, güzel kadınlara, içki ve sigaraya, alışverişe, daha çok ya da daha az tüketmeye, güzel giyinmeye, güzel olmaya… hiçbirine ihtiyaç yoktu. Olabildiğince basit, hissiz ve sessiz… Bir çınarın gölgesinden, rüzgârda dans eden buğday tarlasına bakmaya ihtiyaç vardı.

Ertesi gün, minik bir kahvaltı sofrası hazırladım. Tereyağı, bal, bir parça peynir ve sıcak çay. Çayı bardağından taşırmamaya özen göstererek patikayı tırmandım. Deri koltuğa vardığımda, Yusuf’u uyurken buldum. Koltuğun yanına eğilip, tepsiyi bıraktım. Eskisini alıp kalkmak üzereydim ki gözüm Yusuf’un ağzından kucağına sallanan salyasına çarptı. Yanaştım. Biraz daha yanaştım. Uzansam dokunacak yakınlıktaydım; korktum.

“Yusuf!”

“Yusuf!”

“YUSUF!”

Omuzuna dokundum. Koltuğun kenarında duran kolu yana düştü ve bedenini de ardı sıra çekiştirdi. Birkaç sakin adımda geri çekildim ve Yusuf’un yeryüzünde takındığı son şanına yaraşır tavrı seyrettim. Ölmüştü.

Çok geçmeden eşyalarımı olduğu gibi bırakıp köyden ayrıldım. Çıktığım yolculuğun rotası belli değildi. Arabamın deposundaki benzin el verdiğince uzağa gidecektim. Yolda kendime soracağım çok soru vardı. Kontağı çevirip gaza bastım. Yılan gibi kıvrılarak ufka uzanan yolda, son kez etraftaki buğday tarlalarını seyrettim.

Gitmeden evvel muhtara ara ara köyden haberleri bana ulaştırmasını tembih etmiştim. Birkaç gün sonra, bir sahil kasabasına ulaştığımın ikinci saatinde telefonum çaldı: Yusuf’un öldüğü tepede çevre düzenlemesi yapılacak ve türbe mimarisi ile bir turistik tesis inşa edilecekti. Muhtar, “tesisin adını da ‘Aşıklar Tepesi’ koyacaklarını” söyledi. Buruk biçimde gülümsedim ve kulağımda ansızın Yusuf’un tepelerde yankılanan kahkahası çınladı.

06.04.2014, Çekmeköy

Mutlu Çapraz






Konuk
Latest posts by Konuk (see all)
Sosyal Medyada Paylaş
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

View all posts by Konuk →

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: