Adamın Cebindekiler – Tolga Aydın



      Selim cebindeki buzdolabı poşetine sarılmış 27 Bin Türk Lirasına dokundu. İçindeki yirmilikler yüzünden kalın bir desteydi. Büyük ihtimalle polis, ölüsünün cebinde o 27 bin Lira dışında yalnızca bir sürü bozukluk, bir malzeme listesi ve üç gün önce yatmış İstanbul altılısının kuponunu bulacaktı. Çorbacıda parayı tekrar sayarken para lastiğini kaybetmişti. Önlüğünde kahverengi lekeler olan, parlak kelini bir el beziyle sürekli kurulayan restoran sahibi ona ancak buzdolabı poşeti bulabilmişti. Selim dar sokakta beklemeye devam etti.

       Geceyi ıslak ve ılık yapmış yağmur şimdi tek tük çiseliyordu. Çatlayıp dökülmüş mavi boyasının altından çürük betonu gözüken iki binanın bitişiğindeki dar aralığa binaların balkonlarından yağmur damlıyordu. Selim uzun boynunu soğuktan korumak için vatkasını kaldırıp kolunu arkasındaki duvara yasladı. Eli kötü sıvamış pütürlü betonun üzerinde gezindi. Apartman nereden baksan on yıllıktı ama elli senelik gibi dikine çatlaklarla doluydu. Allah bilir, dış betonun altına kara sıva bile sürmemişlerdir, diye hayıflandı Selim. Avucunu betondan çekerken hala inşaat işinde kalsaydı, yarın sabahı görüp göremeyeceğini merak etti. Yarının çarşamba olup olmadığından emin olamadı. Bir hafta önce her şey yolundaydı, üç tane inşaat amele eskisi arkadaş şehrin bir saat uzağındaki 300 m2’lik kapalı alanlı çiftliği almak için kolay bir pazarlığın defterini dürmüşlerdi. Beş gün önce Kul Ahmet’e çıkan 10 bin liralık krediyi bira ve kokoreçle kutlarken, önce hangi köpekleri yetiştirmeye başlayacaklarını konuşuyorlardı. Selim köpeklerden anlamazdı ama Ahmet Eceabat’ta daha 13 yaşındayken iki düzine Alman çoban köpeğini besleyip, eğitebilecek kadar becerikliydi. Selim çiftliğin ufak tefeğini onarmak için sabaha kadar uyuyamamış ve akşamdan kalma, suratsız nalburla dükkanı beraber açmıştı. Peşinatı ödenmiş çiftliklerinde, peynirli menemenle kahvaltı etmeye ant içtikleri ilk sabaha dört gün kalmıştı. Çarşamba’ya. Halil’de kendi payına düşeni getirdiğinde iş tamamdı. 

          Halil payına düşen miktarı pazartesi getirdi. Ertesi akşam Selim ikisinin de cesedini buldu.Hayatını Selim’den bile önce başka yollardan kazanmaya başlayan Halil parayı bahsettiği adamlardan almıştı ancak parayı alırken yatırımcının rızası gibi çetin bir ayrıntıyı unutmuştu. Paranın aksine hayallere ortak olunmaz, hele de üç kişi… Selim çiftliğin hidrofor dairesindeki borulara kelepçe takmak için geldiğinde ikisini yüzleri dayaktan şişmiş halde buldu. Kul Ahmet’in üzerinde mavi bir tulum vardı ve sağ kolu dirsekten kırılıp altında kalmıştı. Selim nalburdan alıp bıraktığı kanlı 25cm’lik inşaat demirlerine baktı. Ahmet’i kolunun üzerinden kaldırıp ikisini de düzgünce yatırdı. Kuyunun başında otururken telefonu çalmıştı. Adamlara para için iki gün sonrasına söz verdi.
          
        Peynirli menemenin bir gün öncesine.

        Selim bir şimşeğin derin yankısını işitti. Üzerinden sular damlayan balkonun altına sığındı. Cep telefonunu yanında getiremediği için saati bilememek canını sıktı. Erken geldiğini biliyordu ama ne kadar zamanı kaldığını bilse… Sigarasına uzanmak için hamle ettiğinde karnına ekşi bir bulantı doldu; tüttüreceği son dal düşüncesi.

         Sonraki birkaç dakika su oluklarından gelen sesleri dinlemekle geçti. Demire sürtünen bir şeyin sesini duydu. Hırıltıya dönüşmeden biten bir nefes sesi onu takip etti. Kedi olduğunu varsayıp kollarını vücuduna sararak duvara yaslandı. Acaba zamanı geldiğinde gereken sakinliğe ulaşıp adamları indirebilir miydi? Daha önce üç adam ve bir 14 yaşında bir çocukla aynı anda dövüştüğü olmuştu. Çocuk kafasına bir kiremit vurana kadar iyi de gidiyordu. Selim üzerine bıçakla saldırdığı için suratını pozeliyle bulamaca çevirdiği yaşlı adamı düşündü. İki kişi, en fazla üç, yeterince sakin kalabilirse, kolları titremezse…

        Sürtünme ya da hırıltı değil, şimdi başka bir ses duyduğuna emindi. Biri ağlıyordu. Selim başını kaldırıp üstündeki balkona baktı sonra başını aynı hizada beş metre kadar solundaki balkona çevirdi. Yaşlı bir adam balkonun korkuluğunun dışına kenetlenmiş, kafasını binalardan zar zor görünen göğe kaldırmış uluyordu. Selim’in gözleri karanlıkta onu iyice seçmeye başladıkça adamın görüntüsü gittikçe yaşlandı. Selim’den bir baş kadar kısa, gri yünlü hırkasının ve lekeli atletinin altından geniş göbeği belli olan kır saçlı, kısık gözlü bir adamdı. Kaşlarının gürlüğü ölgün ışıkta bile Selim’in dikkatini hemen çekti; dökülmüş olmalarına rağmen kenarları dışa doğru güvercin kanadı gibi kavisliydi. Selim, adamın gözlerini sürekli kırpsa havada rahatlıkla süzülebileceğini düşündü.

         Yaşlı adam, aşağıda onu izleyen yüzü fark etmemişti. Sulu gözlerini bulutlu tavandan indirip etrafına bakındı. Burnundan uzun şelale gibi bir sümük süzülüp göbeğine kondu. Adam silmek için hamle etmedi. Selim adamın balkondan göğe yükselecekmişçesine dururken ağlamasını ses çıkarmadan izledi. Yaşlı adamdan rahatça duyulabilir uzun bir hıçkırık geldi ve adam konuştu: “Gerçekten görünmüyor Leyla.” Adam başını çenesine dayayıp hıçkırıkları göbeğini titretmeyi kesene kadar olabildiğince sessizce ağladı.

        “İyi akşamlar dayı.” Yaşlı adam pek şaşırmamışçasına ağırca başını kaldırıp Selim’in tarafına gözlerini kısarak baktı. Adam bir an bir elini bırakıp gözlerine siper edecekmiş gibi kolunu büktü sonra durumunu hatırlayıp vazgeçti. Selim adamın bu konuda bir şekilde deneyimli olduğunu aklından geçirdi; adamın bunu birkaç kez denediğine emindi. Atletli ihtiyar onu daha rahat görebilsin diye ıslak yere yansıyan ışığın altına geçti.

           “Bu mahalleden misin?” dedi adam. Selim sorunun saçmalığını göz ardı edip “Yok, değilim,” diye cevapladı. Adam dalgınca önüne baktı. “Kusura bakma kardeş ama burada beklemesen olur mu?”

Selim’de başını salladı.

“Aslında şu sokakta da durabilirim. Yine de burası daha güvenli. Buluşmadan önce kimin geleceğini görmeye çalışıyorum yani pek oluru yok amca.”

“Bir amca diyorsun, bir dayı. Nerelisin sen be?” dedi yaşlı adam sesinde samimi bir sorguyla. 

“Bu mahalleden değilim, bu semtten de, bu belediyeye hayatımda iki kez uğramamışımdır. Azıcık ballı olsaydım şehirden de olmayacaktım ama açılmış şemsiyenin davası olmuyor. Sen kaç senesinde geldin Bulgaristan’dan?” Yaşlı adamın sesindeki tını ve aksan hafifçe değişti. “O kadar belli oluyor mu be? 68 göçünde geldim.”

        “Eski komşularım göçmendi, aralarında senin kadar olmasın iyi Türkçe konuşanları da vardı. İkram edemiyorum kusura bakma.” Selim elindeki uzun L&M paketini gösterirken, bir yandan da sigarasını yaktı. Yaşlı adam başıyla ‘sorun değil’in evrensel karşılığını verdi.

“13 senedir ağzıma koymadım, yingen bıraktırdı.  Şu sigaranı aralıktan çıkıp biraz ötede tüttürsen ya, benim azcık işim sürer burada.”

           Selim ‘kadirşinas anlayışın’ evrensel mimiğiyle başını salladı. Sigaranın samansı kokusunu ikinci kattaki adama kadar üfledi.

“Bilmem farkında mısın? Oradan atlarsan ölemezsin. Yaştan dolayı anca belki bacakların kırılır, yanlış anlama.” Adam rahatça başıyla üst tarafı işaret ederek, “Te yukarıdaki buraya düştü, öldü. Kafası açıldı,” dedi. Selim’de yüzünü bulutlu göğe kaldırdı. “Bak onun öldüğünü bilmiyordum. Hem de bu mahalleye düşmüş.” Yaşlı adam bir an kavrayamadan bakındı sonra sertçe itiraz etti: “Ne diyorsun kızan sen be! Üstteki Saffet’in hanımı balkonu yıkarken düştü. 50 kiloluk karı, karpuz gibi patladı. Kafalama düşersem… Giderim ben de… Sanki.”

         “Leyla kim?”

         “Sen nereden işittin?”

         “Harbiden atlayacaksan gidebilirim.”

         “Eşimdi benim. Leyla.”

         “Özlediğinden mi balkondasın?”

        “Ne? Yok! Onu ne özleyeceğim. Lak lakçı karının tekiydi. Hiçbir iş göremezsin onla. Yemek yapar kafamı siker, evi süpürür ayağımı kaldırır, maça bakarım önümde dömelir, sırtımı keseler sıcak suyu kafama bocalar, hap kullanayım derim azdın mı, der… Hatta bazen bana öyle uzun uzun bakıp, kaşlarımla alay ederdi. Öyle acayip bir karıydı. Yok, Leyla’mı özlemedim…”

“Hiç iş görmüyormuş cidden. Bak amca, fazla vaktim yok. Bence in oradan bacakların titremeye başladı görüyorum, düşeceksin.”

           “Ben düşmem. Sen ne yaparsın bu saatte, te bu aralıkta?”

           “Dedim ya, insan bekliyorum.”

           “Ne iş yaparsın?”

          “Aslında inşaatçıydım, iyi beton kararım, seramik laminat döşerim, boyam da fena değildi ama artık yapmıyorum. İki senedir tahsilat işindeyim. Ödeme yapmayanları falan tehdit edip, dövüyoruz. Arada sırada kuryelik işi gelir; ilaç, uyuşturucu, organ, insan. Öyleydi yani. Yarından evvel de çiftçi olacaktım, olmadı. Kısmet değilmiş.”

           “Psikopata bak. Para için insan telef edilir mi? Vicdansız mısın sen, kızan?”

           “Para için biraz katlanıyordum. Sen bedavaya yapmak istiyorsun, bak o yüzden içimden izlemek gelmiyor. Boş ver beni, yenge nasıl vefat etti?”

Yaşlı adam önce sakince “Hastaydı,” diye başladı sonrasında eşsiz bir yeteneğin ürünüymüşçesine aniden ağlamaya başladı. Saniyesinde. Selim bir an adamın abartılı ve kötü şakasına güldü. Adamın şaka yapmadığını anlayınca kendini daha da rahatsız hissetti. Çok yaygınmış gibi gelebilir ama Selim hiçbir olgun erkeğin sırf karısını kaybetti diye ağladığını görmemişti. Kulağa makul gelse de görene kadar anlaşılamayan gerçeklerdendi, durduk yere size gülümseyen insanların varlığı gibi. Bu basit hakikati bir süre kafasında tarttı ve gerçekten bir ayakçının ömründe nadiren görebileceğini düşündü. Adam ellerini bırakmadan arada bir boşalan ayaklarıyla tehlikeli tüneğinde komik bir şekilde çarmıha gerilmiş gibi hıçkırık ve gözyaşlarıyla titriyordu. Selim, isterinin ne kadar devam edebileceğini düşünürken ihtiyarın bir an sağ eli boşandı ve tombul gövdesi aşağı sendeledi. Selim kemiklerini ciğerlerine geçiren bir refleksle öne atıldı. İhtiyar yeniden tutunmuştu. Atlattığı tehlikeyi umursamadan sarsılarak bir süre daha ağladı.

            “Kanserdi…” dediğinde sesi gücünü kaybetmiş ve sönüktü. Çiseyen damlaların yerdeki sesinin duyulduğu sokakta Selim adamı dinliyordu.

         “…8 Seans ilaç verdiler. Bittikten 3 ay sonra ameliyat oldu. Bir sene gene iyiydik, Yoncalı tarafına pikniğe giderdik. Yaraları yolda acımıyordu, bana sormadan gece yürümeye çıkmaya başladı. Marketten uzağa gitmeyen kadın iki kere ta Balıkesir’e kaplıcalara gitmek istedi. Gittik. Ama iyi değilmiş işte. O koca çeneli susmayan kadın sustu. Pek az konuşur oldu. Bana yemek yapmayı öğretmeye kalktı ona bir şey olursa acımdan ölmeyeyim, diye. Bir gece te bu balkondan yukarıyı izlerken yakaladım. Ayakları buz kesmiş. Kızdım ben buna tamam mı? Dedi ki, keşke benim iş batınca ormanlık bir yerden ev alsaymışız; akşam buradan iyi görünmüyormuş. Sıcak su torbasıyla onu ısıtmaya çalışırken, hapını alsana, dedi…”

           İhtiyar burnunu atletine 3 yaşındaki veletler gibi sildi. Selim adamın yüzünde izler yapmış yılların farklı bir zamana ait olduğunu düşündü. Bazıları ihtiyarlamak için yıllara ihtiyaç duymuyordu. “…O akşam hap map almadım biliyor musun? Balkonu tutmasam gösterirdim te bu dirsek kemiğim gibi oldum.” Garip, çocuksu bir kahkaha attı. Selim’de ona eşlik etti.
“İki hafta sonra yine su torbasını ısıtmaya kalktığımda, o uyanamadı. Bizim yatak odası arka tarafta, camı bir yere bakmıyor. Anladın mı? Bazen diyorum, te bu balkonlu odaya mı alsaydım ama o zamanda yoldan toz geliyordu hem balkona çıkmak isteyecekti hep, üşütecekti sonra zati dal gibi.”

            “Ormana niye taşınmadınız?”

            “Olmadı be kızanım. Hem… Bilmem…”

            Selim adamı onayladı, “Ben de geçen arkadaşımı…” Yaşlı adam derin bir iç çekip dizlerini kırdı acıyla inledi. Selim boğuk bir çığlık koy verdi. Adam aşağıya bakıp Selim’i korkutan bir kararlılıkla mırıldandı: “O hiç susmayan kadın hiç konuşmadı ya. Bir ormana gidelim diye tutturdu be! Orman be beynini siktimin herifi. Orman! Benim gibi insana iyi dayandı… Hiç susmayan kadın, o hatun sustu ya.” Korkuluğu birkaç saniyeliğine bıraktığı sol eliyle kafasına yumruklar attı.

       “Dayı beni çok gerdin bak. Şu balkonun içine geç oradan konuşalım, düşeceksin. Bir geri at kendini…”

      “Yok… Böyle denedikçe daha da batırıyorum. Ben yaptım, diyeceğim. Ben yaptım avratına dünediğim…” Selim engel olamadığı bir refleksle ellerini başını dayadı. İnanması zor gelmese de kendini çok sakin ve açık hissetti. “Bak dayı sakın oradan atlayayım deme çünkü vicdansız değilim. Acı çekmene göz yummam.” İhtiyar bayat bir tebessüm yolladı. “O nasıl olacak? Ben yukarıdayım, sen aşağıda, ha?”

          Selim ceketinin bir yakasını açıp gümüşi parıltıyı adama gösterdi. Bu karanlıkta bile seçebildiğini ihtiyarın kırpılmayan gözlerinden anladı. “Düşmene izin vermem dedim dayı. İstersen atla, düştüğünü bile anlayamayacaksın. ‘Ben yaptım, benim kararımdı,’ falan yok. Esinti bile olmayacak çünkü seni havada indireceğim.”

         Adam burnunu atletine yaklaştırmaya çabalarken bu sefer daha ihtiyatlı sordu: “Ebesinin şeftalisi? O kadar atıcılık var mı sende körpe?”

          Selim arada bir iş için aynada çalıştığı Jack Nicholson gülümsemesini becerebildiği kadar suratına giyerek, “Dayı hani turnayı gözünden vurmak denir ya. Ben vurdum işte. Uçmuyordu ve turnayla da alakası yoktu ama birini cidden gözünden vurdum.” Yaşlı adam tedirgince tekrar ayağa kalktı. Selim’i biraz süzüp, “Nasıl bir kızansın sen be?” dedi. Selim ona tekrar gülümsedi. Bu sefer ki yapma değildi.

         “Asıl sen nasıl bir adamsın? Madem atlayacaksın niye üzerine hırka giydin?”

        “Ayaz var,” dedi ihtiyar gayet mantıklı şekilde. Aniden bir şey hatırlamış gibi yüzü aydınlandı. 
“Aha dur bak resmi var cebimde, atayım da bak.” Selim anlamadan, “Kimin resmi var?” dedi. İhtiyar onu duymayıp sıkıca balkona yaslanıp elini hırkasının cebine yavaşça soktu ve bir kağıt parçasını aşağıya atmak için elini bacağına dayadı. “Salıyorum bak yakala, ıslanmasın.” Kağıt süzülerek aşağı inerken Selim onu iki eliyle yakaladı. Eski fakat kaliteli baskılı bir kağıttı. Boynunu 60’ların filmlerindeki aktrisler gibi yana eğmiş dalgalı, sarı saçlı bir kadının siyah beyaz portresiydi. Daha iyi bakabilmek için sokak lambasının aydınlığına dönen Selim kadının yüzüne hakim ciddiyetin, ışıkta iyi gizlenmiş bir muzipliği de taşıdığını fark etti. “Güzel bakmış. Resimde genç baya. Niye bu resmini taşıyorsun ki?” Selim sorunun cevabını bilse de ağzından çıkıverdi. Yaşlı adam omuzlarını silkip, “Pek öyle fırsat olmadı. Yeni resim çektiremedik.” Selim adamın yavaşça korkuluğun üzerinden balkonun içine geçmesini izledi. Adam titreyen sol bacağını da temkinlice içeri atarken uzun bir osuruk salıp gecenin asaletini bastırdı. Dayı istifini bozmadan, “Ayaktan soğuğu çekmişim,” dedi. Şimdi balkonun demirlerinden kollarını ovuşturarak Selim’i izliyordu. Selim’de adamın ürpertisini görünce üşüdüğünü fark edip ellerini cebine attı. Normalde gece vakti sessizliğinde iki insanı rahatsız edecek kadar öylece bakıştılar.

             “Ben içeri geçiyorum,” dedi ihtiyar.

             “Ne desem, iyi geceler o zaman,” dedi Selim.

           “Bak, şu solda hemen apartmanın girişi var, gir oradan ikinci kata gel 5 numara. Çay demleyeceğim, pek bir şey yok dolapta, kahvaltılık çıkarırım.” Selim adamın teklifini düşünürmüş gibi yaparken gerçekten düşündü. Mümkün olmadığına kendini ikna etmesi uzun sürmedi

        “Yok, sağ ol. Birazdan gideceğim.”

        “Fenalık peşinde misin yoksa? Söyle bak.”

        “Yok, dayı dedim ya; birileriyle buluşacağım. O işleri bıraktım ben artık… Köpek yetiştiricisiyim.”

        “Gelmiyorsun yani.”

        “Üzgünüm.”

        “İyi o zaman hadi sana kolay gelsin. Kafanı şişirdiysem kusura bakma.”

        “Estağfurullah dayı. Nasıl diyorlardı? Benim için zevkti.”

       İhtiyar el sallayıp balkonun kapısını açmaya çalışırken Selim tekrar seslendi: “Adın ne be adam senin?” Dayı balkondan kafayı iki saniyeliğine çıkarıp “Adem,” dedi. Selim arkasından sorduğu; “İsmi sen mi seçtin yoldaş?” sorusu balkon kapısının sesi dışında cevapsız kaldı. Yukarı bakmaktan ağrımış boynunu esnetip sokağın girişine göz attı. Biri pikap diğeri de siyah Hyundai farları sönük halde sokağın girişine park etmişti. Açık camından sigara dumanı süzülen Hyundai Selim’e selektör yaptı. Vakit geldi. Derin bir nefes alıp araçlara doğru yürümeye başladı. Sakin. Cebindeki buzdolabı poşetine sarılı tomara dokundu. Selim karanlık sokağı boydan boya geçerken kollarının titrememesi için çabalıyordu. O yüzden cebindeki eski at yarışı kuponu, demir paralar ve çiftliğin malzeme listesinin arasında Leyla Hanım’ın güzel, siyah beyaz bir fotoğrafı olduğunu tamamen unutmuştu.  




       Tolga AYDIN
    Mayıs
    2013

Sosyal Medyada Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: