Gözü Arkada Kalan’ın hikayesi – Kaan Beyoğlu



Kaderini yaşayamadan gitti, diye bağırdı arkamdan. Bütün cemaat inandı. Yüksek ses inandırıcıdır, siz kişisel gelişim uzmanlarını boş verin! Yalanlanan bir çığlık gördünüz mü hiç? Ya da inandırıcı olmayan bir bomba?
Sakin sakin konuşandır yalan söyleyen, söylemekte olan. Aklı fikri içindeki fitneyi çaktırmamakta olduğundan; örter duygularının üstünü, odaklanır karşısındaki en mağdur göze, dibine dibine bakar durmadan. Ecel teri dökmedikçe titremez sesi ama sırtını uykusuna bile dönemez korkudan. Su on beş derecede kaynar, dese, inanırsın. Allah bir değil beştir, beşi de şeytanın elçisidir, dese, tövbe haşa, gene inanırsın. Tutsa kolundan, götürse, aynanın karşına dikse, avucunda parmaklarını gezdirerek: Bu gördüğün, ayna değil, bambaşka alemlerin penceresidir, eğer ki onu kırmadan içinden geçersen, bütün dileklerinin ayaklarına arz edileceği bir cihana adım atacaksın, yok eğer kırarsan, adın hırsıza çıkacak, ömür billah namuslu bir gözle temas kuramayacaksın, dese…
Azrail’e direnmeye gelmez. Du’ bi’ dak’ka, demeye kalmadan toz olur uçar, çocuk olur kaçar, ayran budalası gibi bakarsın arkasından. Sonra ara ki bulasın hergeleyi. Boş anı yok, aslında zaman mevhumundan ayrı olduğu için, hiç bir boşluğunu bulmak mümkün değil. Vaktin dışında olduğundan, ara vermek gibi bir durumu da yok. Her an sayısız ölümler imal ediyor, yaratıldığından beri hiçbir değişime uğramamış, paslanmaz, kan tutmaz tırpanı ile oradan buraya koşturuyor. Tırpan dediysek tabii, lafın gelişi. Koşmak dediysek de lafın gelişi gerçi; erken varmak ya da geç kalmamak gibi bir amaç gütmeden boyuna koşmak olacak iş mi?
Karımın bu sözü üstüne cemaatin yarısı tövbe çekti dinden çıkma korkusuyla. İmamın gözleri doldu,  yumruklarını sıkıp sıkıp açtı. Yahu ne ağır bir söz gerçekten: Kaderini yaşayamadan gitti. Resmen gözlerim açık gitmiş desene! Gerçi evet, gitti gitmesine de, -gözümüzü kapatabilseydik hala burada ne işimiz olacaktı?- öyle de söylenir mi, eşin dostun ortasında?
Benim hanım oldukça güzel bir kadındır. Hele gözlerine hafif kalem çekti mi, insanın varını yoğunu bırakıp, ona en yakın yere kapaklanası gelir. Beli Brigitte Bardot’un Parisli Kız’ı çevirdiği yıllardaki gibi. Elleri var ki, daima kırmızı boyalı, upuzun tırnaklar. Ayakları derseniz muntazam, yumuşacık; bilekleri Sezai Karakoç benzetmesi, alnı peygamber kaderi. Anımsandıkça arzulanan bir yağlı boya, uyanmaktan kaçınılan ütopik bir hülya…
Sonra beni kefenler içinde bir güzel gömdüler. Herkes, bir kürek toprak atıp kendi hanelerine sevap eklemek amacıyla birbirinin eline yapıştı. Akrabalar çok ağladı, bayılan bile oldu. Gerçi on yıl olmuştur en son onlarla görüşeli ama, sahici yakındılar anlayacağınız. Neredeyse hallerine bakıp ben de ağlayacaktım. Karım bu sırada arabalardan birinde, annesi ve emekli öğretmen arkadaşlarım tarafından kolonyalanıyordu.
Kalktık eve gittik. Gittik dediysek işte, ben arabanın yanında süzüldüm. Tom Sawyer’ı düşündüm. Kaç nesile okuttum kim bilir. O vakitlerde düzgün bir tercümesi bulunmuyordu. Alıp koca bir yaz tatili boyunca, orijinalinden çevirmiştim. Sonraki onlarca yıl; her sınıfıma, haftada bir saatlik periyodlarla okudum.  İyi güzel, dedim: Keşke ben de aslında ölü olmasam. Şimdi, şu an cisimlenip çıksam karşılarına, arabanın önüne atlasam mesela, kaynanamın yüreğine otursam!
Kaynanamla aramda on iki yaş var. Bu nedenle iki yıldır, ettiğimiz kavgalar karı koca kavgası gibi sürer.  Eşimi odasına yollarız, birbirimizin kolundan tutup mutfağa kapanır karşılıklı alt dudaklarımızı kemire kemire birbirimize sayıp söveriz. Her gelişi son, her gidişi daimi olsun diye akşamları yatağın başına çöker Hristiyanlar gibi dua ederim. Şer kelimesinin de zıkkımın da köküdür bu kadın. Ağzını hayra açtığını, dudağını bir kimseyi iğnelemeden kıvırdığını görmedim. Ne yemek yapar, ne önüne konanı beğenir. Sigarayı çeker çeker aksırır, sebebini sorarsın insaniyet namına, başlar kütüphanedeki kitapları kalaylamaya. Yok efendim, toz yapıyormuş kitaplar, ciğerlerimiz avucumuza düşecekmiş de o zaman anlayacakmışız anyayı konyayı. Ciğeri batasıca! Neyse,  artık durumumu benimsemeli, geçmiş zamanla konuşmaya alışmalıyım. Ahmet Hamdi’den hafif tahribatlı bir alıntıyla: Zamanın büsbütün dışında olmamakla birlikte; içinde de sayılmıyorum artık. Onunla beraber akmaya devam ediyor, ancak ondan herhangi bir şekilde etkilenmiyorum. Hayli ilginç, betimlemesi tarifsiz bir olay. Arabayla giderken, frene bastığınızda araba durur da bedeniniz çeşitli fizik kanunları sebebiyle bir süre daha ilerlemek ister, öne doğru kaykılırsınız ya. İşte o anki his, zannediyorum durumuma en yakın olanı.
Karımı konu komşu eve çıkarttık. Salona uzansın istedi herkes, o illa yatak odasına uzanacağım dedi. Odaya götürdük yatağımıza yatırdık. Başladı ağlamaya, bir iki dakikaya sakinleşip iyi olduğunu söyledi. Yalnız kalmak istiyorum, dedi. Hay hay, deyip hep beraber salona döndük. Kaynana, göbeğini tuta tuta tuvalete kapandı. İyi adamdı rahmetli, dediler arkamdan, öleli daha kaç saat oldu, yüzlerce öğrencisi gelmişti vallahi, dedi bir başkası. Rahat rahat cennete girdi aziz adam, dedi karşı komşu Naciye Hanım. Peh! Adam sen de!
-Çocuğu olmadı garibimin. -İstemedi ki efendim. -Bence o yaşta sorumluluk almak istemedi de, söylemeye çekindiğinden öyle diyordu. -Tamam efendim, tamam. Dakikasında dedikoduya başlamayın. -Aman kötü bir laf mı ettik canım!
Muhabbetten sıkılıp, yapacak, bakacak bir şeyler aradım. Sonra mahremiyetin, bu saatten sonra saygı duyacağım bir kavram olmayacağı kanaatine varıp yatak odamıza gittim. Karım komodinimin üst çekmecesini açmış; ilaçlarımı siyah bir tekel poşetine dolduruyordu. Zeki karım benim, diye fısıldadım, onu övdüğümü duyacak korkusuyla. Sonra histerik bir sesle aynı cümleyi gittikçe yükselerek tekrarlamaya başladım. Cümleye bir de melodi uydurup diyaframımdan geriye ne kaldıysa, Pavarotticilik oynadım.
Sonra kapı çaldı. Karım bir an duraksadı, sonra son kanıtları da doldurdu poşete. Girişe doğru süzüldüm. İki duvarın içinden geçtim ve kapıyı açan Naciye Hanımla birlikte, ıslak gözlerle salona dalan karımın kardeşi Emrah’ı karşıladık. Naciye Hanımı kollarından tutup karımın nerede olduğunu sordu. Naciye cevapladı. Siz de çok yorulmuşsunuzdur, ben geldim artık, gidebilirsiniz, dedi Emrah; tüm salona teşekkür etti birkaç defa. Sonra odamıza daldı. Kapının kilitlenme sesi.
Recai Abi: Oğlan haklı, haydi gidelim de dinlensin, dedi. Osman da: Aynen öyle, bir şey olursa hepimizin numarası var herkeste, dedi. Naciye: İyi peki, şu bulaşıkları yerleştireyim, dedi. Kimse ilk veya son kalkmak istemediğinden, herkes Naciye’nin mutfağı toparlamasını bekledi. Kaynana bir kez sifonu çekti. O koca mabadından nasıl bir ecinni tasviri çıkardıysa, sifonun tazyiki yetmemiş olacak, iki dakika sonra tekrar sifonun sesi duyuldu.
Yalnızca alışkanlıktan derin derin nefes aldığımı düşledim. Gözlerimi kapadığımı düşledim sonra, yavaşça girdim odaya.  Karımın gömleğini yırttı Emrah. Omzunu emdi, boynunu sonra. Bir hışımla sevişmeye başladılar. Ortak zevklerine suç ortaklığı da eklenmişti. Sonra soğuk bir şey dokundu bana. Yoksa ölmedim mi, dedim. Döndüm baktım ki Azrail Efendi. Haydi, kapat bu defa gözünü, dedi. Kapattım.

Kaan Beyoğlu



Konuk
Konuk

Konuk

Merdiven Altı İnsan Kaynakları Müdürlüğü Konuk Yazar Bürosu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir