Jorge Luis Borges – Olgunluk

Hayatım boyunca kendimi neredeyse bütünüyle kitaplara vermeme karşın, pek az roman okumuşumdur. Okuduklarımda da eğer son sayfaya kadar gelebilmişsem, bunda çoğu zaman yalnızca görev duygusunun etkisi olmuştur. Buna karşılık, iyi bir kısa öykü okuru olduğum söylenebilir, birçok öyküyü tekrar tekrar okumuşumdur. Kendimi bildim bileli, Stevenson, Kipling, James, Conrad, Poe, Chesterton, Lane’in Arabistan Geceleri’ndeki masallar, Hawthorne’un bazı öyküleri bir tiryakilik olmuştur benim için. Don Quixote ve Huckleberry Finn gibi büyük romanların neredeyse biçimden yoksun olduğu kanısı, kısa öykülerden aldığım tadı daha da pekiştirmiştir. Kısa öykünün vazgeçilmez iki özelliği vardır: Biri tutumluluğu, ötekiyse açık seçik bir başı, ortası ve sonu olması. Ne ki, kısa öykünün yazar olarak gücümü ve yeteneğimi aştığını düşündüm yıllarca. Gerçekten öykü yazmaya, ancak uzun yıllarımı alan bir yığın ürkek anlatı deneyinden sonra başladım.

Kendimle çok fazla uğraştığım “Hombres pelearon” adlı çiziktirmemden, ilk gerçek kısa öyküm olan “Hombre de la esquina rosada”ya (Sokağın Köşesindeki Adam) geçmem, 1927’den 1933’e altı yılımı aldı. Kuzey yöresinin eski politikacı ve profesyonel kumarbazlarından, dostum Don Nicolas Paredes ölmüştü. Onun sesini, anlattığı fıkraları, o kendine özgü söyleyişini kâğıda dökmek istedim. Öykünün her sayfasında kılı kırk yarıyor, her tümceyi yüksek sesle okuyor, Nicolas Paredes’in ses tonuna denk düşecek anlatımı yakalamaya çalışıyordum. O sıralar Adrogue’ de oturuyorduk. Öykümün konusuna annemin şiddetle karşı çıkacağını bildiğimden, aylarca gizli gizli yazdım. İlk başlarda adı “Hombres de las oras” (Kenar Mahalledekiler) olan öyküm, yaygaracı bir gazetede, Critica’da benim yayınladığım cumartesi ekinde çıktı. Ama utangaçlıktan, belki biraz da öyküyü kendime pek yakıştıramadığımdan takma ad kullandım; büyük dedelerimden Francisco Bustos’un adıyla yayınladım öyküyü. Gerçi öykü insanın yüzünü kızartacak kadar popülerlik kazandı (bugün öykünün kendisini abartılı ve yapmacık, kişilerini yapay buluyorum), ama onu hiçbir zaman bir başlangıç noktası olarak görmedim. Bir hilkat garibesi gibi öyle duruyor hâlâ.

Gerçek öykücülüğüm, 1933 ve 1934 yıllarında Critica sütunlarında yayınlanan Historia universal de la infamia (Rezilliğin Evrensel Tarihi) adlı diziyle başlar. İşin tuhafı, “Sokağın Köşesindeki Adam”ın gerçek bir öykü olmasına karşın, beni yavaş yavaş doğru düzgün öykülere yönelten bu skeçlerin ve daha sonra gelen anlatısal metinlerin birer deneme oyunu niteliği taşımasıydı. Rezilliğin Evrensel Tarihi’ni yazarken, Marcel Schwob’un Düşsel Hayatlar adlı kitabında yaptığını tekrarlamak istemedim. Kendileriyle ilgili yazılı pek az şey bulunan ya da hiçbir yazılı bilgi bulunmayan gerçek insanların yaşamöykülerini uydurmuştu Schwob… Bense, önce bilinen kişilerin hayatlarına ilişkin ne varsa okudum, sonra da onları kafama göre değiştirip çarpıttım. Sözgelimi, Herbert Ashbury’nin New York Çeteleri’ni okuduktan sonra, oturdum, Yahudi gangster Monk Eastman’ı aslına zerre kadar aldırmaksızın, alabildiğine özgürce yeniden yazdım. Solak Silahşör Billy the Kidd, John Murrell (hatta onu Lazarus Morell adıyla yeniden vaftiz etmiştim), Horasan’ın Peçeli Bilicisi, Tichborne Claimat ve daha pek çoklarında da aynı şeyi yaptım. Doğrusu, kitap olarak yayınlamayı aklımın ucundan geçirmiyordum. Critica okurları için kaleme alınmış yazılardı bunlar; özellikle pitoresktiler.

Şimdi düşünüyorum da, yazmaktan aldığım büyük keyfi bir yana bırakırsak, bu skeçlerin gizli değeri sanırım birer anlatı alıştırması olmalarındaydı.

Daha sonraki öyküm, 1935’de yazdığım “El Mutasım’a Yaklaşım” hem bir tür eğlenme hem de bir deneme oyunudur … Öykü, ilk ağızda, üç yıl önce Bombay’da yayınlanmış bir kitabın eleştirisi gibi görünür. Kitap sözümona ikinci basımını yapmıştır ve bu ikinci basıma gerçek bir yayıncı olan Victor Gollancz ve yine gerçek bir yazar olan Darothy L. Sayers’ın önsözü yakıştırılmıştır. Ama kitabın kendisi ve yazarı tümden benim uydurmamdı. Kipling’den aktararak ve onikinci yüzyılda yaşamış İranlı tasavvufçu Feridüddîn Attar’ı da araya katarak bazı bölümlerin konusunu ve ayrıntılarını vermiş, sonra da enine boyuna eksikliklerini belirtmiştim. Öykü, ertesi yıl, Historia de la eternidad (Sonsuzluğun Tarihi) adlı deneme kitabımda “Sövme Sanatı” adlı yazımla birlikte neredeyse kitabın sonuna gizlenmiş olarak yayınlandı. Ne var ki, “El Mutasım’a Yaklaşım”ı okuyanlar beni fena halde ciddiye alacaklardı. O kadar ki, bir arkadaşım kitabı getirtmek için Londra’ya sipariş verecekti. “El Mutasım’a Yaklaşım”ı bir kısa öykü olarak ilk kez 1942’de El jardin de senderos que se bifurcan (Yolları Çatallanan Bahçe) adlı ilk öykü kitabımda yayınladım. Kimbilir, bu öyküye haksızlık etmiştim belki de. Şimdi düşünüyorum da, bu öykü, beni sonradan bir öykücü olarak ünlendirecek masalları muştuluyor, temelini atıyordu sanki.


Sanırım 1937 yılıydı; hayatımda ilk kez tam gün çalışacağım düzenli bir işe girdim. Daha önce ufak tefek yayın yönetmenlikleri yapmıştım. Critica’nın cicili bicili, süslü püslü resimlerle dolu magazin ekini çıkarmıştım. Çok okunan haftalık sosyete dergisi El Hogar’a, ayda iki kez yabancı kitap ve yazarları ele alan edebiyat sayfaları hazırlamıştım. Sinemalarda gösterilen haber filmlerinin metinlerini yazmış, aslında Buenos Aires’deki özel bir metro şirketinin reklâm yayını olan Urbe adlı sözümona bilimsel bir derginin yayın yönetmenliğini yapmıştım. Bunların hepsi de az paralı işlerdi. Oysa evimizin giderlerine katkıda bulunmaya başlamam gereken yaşı çoktan geride bırakmıştım. Şimdi, bazı dostların araya girmesiyle pek de önemli sayılmayacak bir iş bulmuş, kentin güneybatısına düşen iç karartıcı yörelerinden birindeki İl Kütüphanesi’nin Miguel Cané bölümünde başyardımcılığa getirilmiştim. Altımda ikinci ve üçüncü yardımcılar, üstümdeyse bir müdürle birinci, ikinci ve üçüncü görevliler vardı. Başlangıçta ayda 210 peso alıyordum, daha sonra aylığım 240 pesoya yükseldi. Bu para o zamanlar aşağı yukarı yetmiş seksen Amerikan doları ediyordu.

Kütüphanede pek bir şey yaptığımız yoktu. On beş kişinin rahatlıkla üstesinden

geleceği bir işte nerdeyse elli kişi çalışıyordu. Benim asıl işim, onbeş-yirmi kişiyle birlikte, kütüphanenin o güne kadar kataloglanmamış kitaplarını sınıflandırmak ve kataloglamaktı. Ama kütüphanede o kadar az kitap vardı ki, hangi kitabı arasanız herhangi bir sisteme gerek duymadan elinizle koymuş gibi bulabiliyordunuz, bu yüzden kılı kırk yararcasına hazırlanmış olan sistem hiçbir zaman kullanılmıyordu.

İlk gün namusumla çalıştım. Ertesi gün iş arkadaşlarım beni bir kenara çekip böyle çalışırsam kendi aylaklıklarının göze batacağını söylediler. “Kaldı ki,” dediler, “bu kataloglama işinin biz boş oturmayalım diye icat edildiğini sen de biliyorsun. İşimizden mi etmek istiyorsun bizi?”

Ben de, onların çıkardığı yüz kitap adına karşılık dörtyüz kitap adı sınıflandırdığımı söyledim. “Kutlarız seni,” dediler, “bu hızla gidersen sonunda şefin tepesi atacak, hepimizi sepetleyecek buradan!” Artık biraz gerçekçi olmamı, bir gün doksanüç, ertesi gün doksan, öbür gün yüzdört kitap sınıflandırmamı istiyorlardı.

Neredeyse dokuz yıl çakılı kaldım o kütüphanede. Dokuz mutsuz yıl. İş saatlerinde ötekilerin tek yaptığı, at yarışı ve futbol konuşmak, açık saçık hikâyeler anlatmaktı. Bir keresinde, kütüphaneye kitap okumaya gelen bir kadının tuvalete giderken ırzına geçildi “Olur böyle şeyler dediler, hem zaten erkekler tuvaletiyle kadınlarınki yanyana değil miydi?

Bir gün alımlı ve iyi niyetli iki arkadaşım – sosyeteden iki hanım- kütüphaneye beni görmeye geldiler. Birkaç gün sonra da telefon edip “öyle bir yerde çalışmak hoşuna gidiyor olabilir,” dediler, “ama sen yine de ay başına kadar hiç değilse 900 pesoluk bir iş bulacağına söz ver bize!” Ben de söz verdim.

İşin tuhafı, o sıralar bayağı tanınmış bir yazardım. Kütüphane dışında tabii! Çünkü, kütüphanede çalışanlardan birinin bana bir ansiklopedide Jorge Luis Borges adını gösterdiğini anımsıyorum; hem adımızın hem de doğum tarihimizin aynı oluşuna çok şaşırmıştı. O yıllarda belediyede çalışanlara arada sırada kiloluk paketlerde Paraguay çağı armağan ederlerdi. Bazı akşamlar on blok ötedeki tramvay durağına yürürken gözlerim dolardı. Tepedekilerden gelen böyle küçük armağanlar karşısında hep küçük düşürülmüş, aşağılanmış hissederdim kendimi.

Her gün bir iki saatim yolda geçiyordu. Tramvayla işe gidip gelirken, John Aitken’ın düzyazı çevirisinden İlâhi Komedya’ya dalıyor, “Araf”a kadar ilerliyor, sonra yolun geri kalan bölümüne kendi başıma devam ediyordum. Kütüphanedeki bütün işlerimi bir saatte bitiriyor, sonra kitapların bulunduğu bodruma süzülüp artakalan beş saati okuyup yazarak geçiriyordum. Gibbon’ın altı ciltlik Gerileme ve Çöküş’ünü ve Vicente Fidel Lopez’in Arjantin Cumhuriyeti Tarihi’ni orada okuduğumu anımsıyorum. Leon Bloy, Claudel, Groussac ve Bernard Shaw da okuyordum. Tatil günleri Faulkner ve Virginia Woolf çeviriyordum. Çok geçmeden kolaylıkla insanın başını döndürebilecek bir mevkiye yükseltildim. Üçüncü Görevli’ydim artık. Bir sabah annem telefon etti, hemen eve gitmemi istiyordu. Babamın ölümüne tam vaktinde yetiştim. Uzun süre acı çekmişti, ölmek için sabırsızlanıyordu.


1938’in Noel arifesinde – babam da o yıl ölmüştü – ağır bir kaza geçirdim. Merdivenden hızla çıkarken kafa derimin sıyrılıverdiğini hissettim. Kafamı, yeni boyandığı için açık duran pencerenin kanadına çarpmıştım. Gerçi hemen pansuman yaptılar ama, yara yine de iltihap kaptı, bir hafta uyku uyuyamadım, sabahlara kadar ateşler içinde yanarak karabasanlar gördüm. Bir akşam bir de baktılar konuşamıyorum. Hemen hastaneye yetiştirip ameliyata aldılar. Kanım zehirlenmişti. Bir ay, kendimi bilmeksizin, hayatla ölüm arasında gidip geldim. (Çok sonraları, bu olaydan “Güney” adlı öykümde sözedecektim. Artık iyileşmeye başlamıştım ki, bu kez de, acaba aklım tam olarak yerinde mi diye bir korkuya kapıldım. O sıralar anneme yeni bir kitap aldırmıştım, C.S. Lewis’in Sessiz Gezegenin Dışında’sını. Annem kitabı bana okumak istiyordu. İki üç gece atlattım onu, ama en sonunda annem baskın çıktı ve kitabı okumaya başladı. Daha bir iki sayfa okumuştu ki, gözyaşlarına boğuldum. Annem niçin ağladığımı sorunca, “ağlıyorum, çünkü okuduklarını anlıyorum,” dedim. Bir süre sonra, yeniden yazıp yazamayacağımı merak etmeye başladım. O güne kadar birkaç şiir, birkaç da kısa eleştiri yazmıştım. Bir eleştiri yazmaya kalkar da beceremezsem işimin bitik olacağını, ama daha önce hiç denemediğim bir şey yazmaya kalkıp başaramazsam bunun o kadar kötü olmayacağını, dahası beni kötü sona hazırlayacağını düşündüm. Sonunda bir öykü yazmayı denemeye karar verdim. Böylece ortaya “Quixote Yazarı Pierre Menard” çıktı.

“Pierre Menard” da, ondan önceki “El Mutasım’a Yaklaşım” gibi, denemeyle gerçek öykü arasında bir yerdeydi. Ama, baktım beceriyorum, yüreklendim. Hemen ardından daha iddialı bir şey denedim: “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius”; en sonunda bugünkü dünyamızın yerini alan yeni bir dünyanın bulunuşuyla ilgili bir öyküydü bu. İkisi de, Victoria Ocampo’nun Sur adlı dergisinde yayınlandı.

Kütüphanede yazıyordum. Kütüphanedeki arkadaşlarım onların her günkü şamatalarına katılmadığım için bana bir hain gözüyle bakıyorlardı, bense bodrum katında, hava sıcak olduğu zamanlar da düz çatıda yazıp duruyordum. Kafka esintileri taşıyan “Babil Kitaplığı” adlı öykümü o belediye kütüphanesinin karabasanlı bir yorumu ya da bir tür abartılışı olarak düşünmüştüm. Metinde geçen bazı ayrıntıların özel bir anlam taşıdığı falan yoktu. Öyküde sözünü ettiğim kitap ve raf numaraları, orada elimin altındaki numaralardı. Çok zekî eleştirmenler o şifreler üzerinde kafa patlattılar ve büyük bir cömertlikle onlara gizemsel anlamlar yakıştırdılar.

“Babil’de Lotarya”, “Ölüm ve Pusula” ve “Dolambaçlı Yıkıntılar” adlı öykülerimi de, neredeyse bütünüyle, işten çaldığım zamanlarda yazdım.

Daha başkalarıyla birlikte bu öyküler, “Yolları Çatallanan Bahçe” adlı kitapta toplandı. 1944’deyse, Yolları Çatallanan Bahçe’yi genişlettim, adını da Ficciones (Anlatılar) diye değiştirdim.

Kanımca, iki ana kitabım, Ficciones ve ikinci öykü seçkim El Aleph’dir (1949 ve 1952).

1946’da adını anımsamak istemediğim bir devlet başkanı başa geçti. Çok geçmeden öğrendim ki, kütüphanedeki görevimden alınıp pazar yerlerinde kümes hayvanları ve tavşan müfettişliğine “terfi” ettirilmişim.

Neler döndüğünü anlamak için Belediye Konağı’na gittim. “Bakın,” dedim, “kütüphane de o kadar adam dururken bu yeni göreve benim değer görülmem biraz tuhaf değil mi?” “Niye tuhaf olsun,” diye yanıtladı masanın başında oturan memur, “sen Müttefikler’den yana değil miydin, ne bekliyordun başka?” Böyle açıklamaya ne denilebilirdi ki! Ertesi gün istifamı yolladım. İstifamı verdiğimi duyunca kütüphanedeki dostlarım hemen çevremi alıp bir veda yemeği düzenlemeyi önerdiler. Veda yemeği için bir de konuşma hazırladım, ama kendim okuyamayacak kadar sıkılgan olduğumu bildiğimden, dostum Pedro Henriquez Drena’dan benim yerime okumasını istedim.

Artık işsizdim. Aylar önce yaşlı bir İngiliz kadın çay falıma bakmış, pek yakında yolculuğa çıkacağımı, konferanslar vereceğimi ve bu işten epey para kazanacağımı söylemişti. Faldan anneme söz açtığımda ikimiz de kahkahalarla gülmüştük. Benim gibi bir adamın insanların önüne çıkıp konuşma yapması olacak iş değildi. İşte tam o sıralar dostlarımdan biri imdada yetişti de onun yardımıyla Arjantin – İngiliz Kültür Derneği’nde İngiliz edebiyatı öğretmenliğine getirildim. Colegio Libre de Estudios Superiores’ de de Amerikan edebiyatı okutmamı istiyorlardı. İki öneri de derslerin başlama tarihinden üç ay önce geldiği için korkusuzca kabul etmiştim. Ama derslerin başlama günü yaklaştıkça beni bir korkudur aldı. Ders programımda sırasıyla Hawthorne, Poe, Thoreau, Emerson, Melville, Whitman, Twain, Henry James ve Veblen vardı. İlk dersi yazdım. Ama ikincisini yazacak kadar vaktim yoktu. Kaldı ki, ilk ders benim için Kıyamet Günü olacaktı, ardından da ebediyete intikal edecektim nasıl olsa.

Oysa bir mucize oldu, ilk ders bayağı iyi gitti. İkinci dersten iki gece önce, annemi de alıp Adrogue’nin oralarda uzun bir yürüyüşe çıktım. Konuşmamın provasını yaparken, saat tutmasını istedim annemden. Bitirdiğimde, annem konuşmamı uzun bulduğunu söyledi. “Öyleyse,” dedim, “paçayı kurtardık!” Çünkü asıl korkum, konuşmamın kısa kalmasıydı.

Sözün kısası, bir de baktım, kırkyedi yaşındayım ve önümde yepyeni, heyecan verici bir hayat duruyor. Arjantin ve Uruguay’da o kent senin bu kent benim dolaşıyor, Swedenborg, Blake, İranlı ve Çinli gizemciler, Budizm, Goşo şiiri, Martin Buber, Kabala’lar, Arabistan Geceleri, T. E. Lawrence, ortaçağ Cermen şiiri, İzlanda destanları, Heine, Dante, Dışavurumculuk ve Cervantes üstüne konferanslar veriyordum. Hiç görmediğim kentlere gidiyor, bir daha hiç görmeyeceğim otellerde kalıyordum. Kimi zaman annem ya da bir arkadaşım da geliyordu benimle. En sonunda, kütüphanede çalışırken kazandığımdan çok daha fazla para kazanmakla kalmadım, hem bu işten hoşlandım hem de benim için biçilmiş kaftan olduğu kanısına vardım.

O yılların, belki de hayatımın en önemli olaylarından biri de Adolfo Bioy-Casares’le dostluğumun başlamasıydı. Ya 1930’da ya da 1931’de tanıştık Bioy’la. O onyedisinde falandı, bense otuzumu henüz geride bırakmıştım. Böyle durumlarda hep yaşlı olanın usta, genç olanınsa çırak olduğu düşünülür. Belki başlangıçta gerçekten de böyleydi durum, ama yıllar sonra birlikte çalışmaya başladığımızda Bioy gerçekten ve gizliden ustaydı artık.

Birlikte birçok değişik edebiyat serüvenine atıldık. Arjantin şiiri, düşlemsel öyküler, polisiye öykü güldesteleri derledik, makaleler ve önsözler yazdık, Sir Thomas Browne’ı ve Gracian’ı açıklayıcı notlarla yorumladık, Beerbohm, Kipling, Wells ve Lord Dunsany gibi yazarlardan kısa öyküler çevirdik, üç sayı çıkarabildiğimiz Destiempo adlı bir dergi yayınladık, hepsi de geri çevrilen film öyküleri yazdık.

Benim dokunaklı, tumturaklı anlatıma yatkınlığımı eleştiren Bioy, dingin ve ölçülü anlatımın çok daha albenili olduğunu kavramamı sağladı.

Sözün özü, yavaş yavaş klâsisizme yöneltti beni Bioy.

Kırkların başlarıydı, Bioy’la birlikte yazmaya başladık. O güne kadar, böyle bir şeyin mümkün olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Polisiye bir öyküye çok iyi gideceğini sandığımız bir konu bulmuştum. Yağmurlu bir sabah, Bioy, “hadi bakalım, bir deneyelim n’olacak,” dedi.

Önce gönülsüzce razı oldum, ama çok geçmeden bir mucize oldu. Sonunda ortaya üçüncü bir adam, Honorio Bustos Domecq çıktı ve her şeyi çekip çevirmeye başladı. Kısa bir süre sonra, Bustos Domecq bizi elinde kırbaçla yönetir olmuştu artık. Önceleri hoşumuza gitti, ama bir süre sonra ürkmeye başladık; kendine özgü nükteleri, kendine özgü kelime oyunları, kendine özgü kılı kırk yaran üslûbuyla, ikimizden de tümden farklı biri olup çıkmıştı Bustos Domecq.

Domecq, Bioy’un büyükdedelerinden birinin, Bustos da benim Cordoba’lı büyükdedelerimden birinin adıydı. Bustos Domecq ’in ilk kitabının adı Don İsidro Parodi İçin Altı Problem’di (1942). Kitabın yazılışı sırasında tepemizden hiç eksik olmadı Bustos Domecq. Max Carrados kör bir hafiye yaratmayı denemişti, Bioy ve ben daha da ileri gittik ve hafiyemizi bir hapishane hücresine kapattık. Kitap aynı zamanda Arjantin üstüne bir taşlamaydı. Bustos Domecq’in çifte kimliği yıllarca açığa çıkmadı. Ama en sonunda işin aslı öğrenildiğinde, herkes, Bustos bir şakadan başka bir şey olmadığına göre Bustos’un yazdıklarının asla ciddiye alınamayacağı kanısına vardı.

Bioy’la birlikte yazdığımız ikinci kitap, Bir Ölüm Modeli adlı bir polisiyeydi yine. Ne var ki, bu kitap o kadar kişiseldi ve öylesine özel esprilerle doluydu ki, yalnızca satışa çıkarılmayan bir basımıyla yetindik. Yazarının adını da B. Suarez Lynch koyduk. “B” herhalde Bioy ve Borges’den geliyordu. “Suarez” ile “Lynch” de yine büyükdedelerimizin adlarıydı.

Bustos Domecq, 1946 yılında başka bir özel basımda, bu kez iki öyküden oluşan İki Unutulmaz Düşlem’de yeniden ortaya çıktı. Bustos, uzun bir aradan sonra yeniden kalemine sarılacak ve 1967 yılında, aşırı modern bir eleştirmenin düşsel ve aşırı modern sanatçılar (mimarlar, yontucular, ressamlar, orkestra şefleri, şairler, romancılar, terziler) üzerine yazdığı yazılardan oluşan Günlemler’ini yayınlayacaktı. Hem eleştirmen hem de konu aldığı sanatçılar birer budalaydı ve kimin kimi uyuttuğu belirsizdi. Üç unutulmuş büyüğe / “Picasso, Joyce ve Le Corbusier’ye” adanmıştı kitap. Kullanılan üslûbun kendisi bir parodiydi. Bustos, uyduruk sözcüklerle, Latinceyi andıran sözlerle, basmakalıp laflarla, karmakarışık metaforlarla, ilgisiz sonuçlar ve abartmalarla dolu bir gazeteci ağzı kullanmıştı.

Birlikte yazmanın nasıl mümkün olduğunu bana çok sormuşlardır. Bence, birlikte yazma, iki insanın benliklerinden, gururlarından ve belki de birbirlerine habire kibarlık göstermekten vazgeçmelerini gerektirir. Birlikte yazarken kendinizi unutacak, yalnızca yapıtı düşüneceksiniz. Doğrusu, şimdi biri kalkıp hangi esprinin benden, hangi tanımın Bioy’dan çıktığını sorsa, kolay kolay yanıt veremem. Aslında başka arkadaşlarla da denedim birlikte yazmayı. Üstelik bazıları çok yakın dostlarımdı. Ama hem açıkyürekli olamadıkları hem de vurdumduymaz davrandıkları için beceremedik birlikte yazmayı. Bustos Domecq’in Günlemleri’ne gelince, bence bu kitap, kendi adımla yayınladıklarımın hepsinden iyi olduğu gibi, neredeyse Bioy’un kendi adıyla yayınladıklarının hepsi kadar da iyidir.

1950 yılında, Sociedad Argentina de Escritores’in (Arjantin Yazarlar Derneği) başkanlığına seçildim.

Arjantin Cumhuriyeti şimdi olduğu gibi o zaman da korumasız bir ülkeydi ve Arjantin Yazarlar Derneği diktatörlüğe karşı birkaç kaleden biriydi. Bu o kadar açıktı ki, bir çok tanınmış edebiyatçı devrim oluncaya kadar derneğin kapısından içeri adımını bile atmamıştı. Diktatörlüğün garip bir özelliği vardı; diktatörlüğü açıktan açığa savunanlar bile aslında hükümeti ciddiye almadıklarını, kişisel çıkarlarını savunduklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Bu da anlayışla karşılanıyor ve bağışlanıyordu.

Bilirsiniz, yurttaşlarımı çoğu ahlâksal olmaktan çok düşünsel bir vicdan taşır. Peron ve karısıyla ilgili hemen bütün açık saçık fıkralar, ayıplarını başkaları yüzlerine vurmasın diye, Peron’cuların kendileri tarafından uydurulmuştu. En sonunda Arjantin Yazarlar Derneği kapatıldı. Dernekte yapmama izin verilen son konuşmayı anımsıyorum. Pek de fazla olmayan dinleyiciler arasında bir de şaşkın polis vardı. İran tasavvufu üstüne anlattıklarımı güçlükle not almaya çabalıyordu. O sıralar yetmişlerinde olan annem, bu karanlık ve umutsuz dönem boyunca ev hapsinde tutuldu. Kızkardeşim ve yeğenlerimden biri birer ay hapis yattılar. Benim de peşime bir hafiye takmışlardı; uzun, rasgele yürüyüşlere çıkıp ardımda dolaştırıp durduğum bu adamla en sonunda dost olduk. Söylediğine bakılırsa, kendisi de nefret ediyordu Peron’dan, ama ne de olsa emir kuluydu. Ernesto Palacio beni hazretle tanıştırmak istedi, ama kabul etmedim. El sıkışmak bile istemediğim bir adamla neden tanışacaktım ki?

Bioy’la birlikte yazdığımız ikinci kitap, Bir Ölüm Modeli adlı bir polisiyeydi yine. Ne var ki, bu kitap o kadar kişiseldi ve öylesine özel esprilerle doluydu ki, yalnızca satışa çıkarılmayan bir basımıyla yetindik. Yazarının adını da B. Suarez Lynch koyduk. “B” herhalde Bioy ve Borges’den geliyordu. “Suarez” ile “Lynch” de yine büyükdedelerimizin adlarıydı.

Bustos Domecq, 1946 yılında başka bir özel basımda, bu kez iki öyküden oluşan İki Unutulmaz Düşlem’de yeniden ortaya çıktı. Bustos, uzun bir aradan sonra yeniden kalemine sarılacak ve 1967 yılında, aşırı modern bir eleştirmenin düşsel ve aşırı modern sanatçılar (mimarlar, yontucular, ressamlar, orkestra şefleri, şairler, romancılar, terziler) üzerine yazdığı yazılardan oluşan Günlemler’ini yayınlayacaktı. Hem eleştirmen hem de konu aldığı sanatçılar birer budalaydı ve kimin kimi uyuttuğu belirsizdi. Üç unutulmuş büyüğe / “Picasso, Joyce ve Le Corbusier’ye” adanmıştı kitap. Kullanılan üslûbun kendisi bir parodiydi. Bustos, uyduruk sözcüklerle, Latinceyi andıran sözlerle, basmakalıp laflarla, karmakarışık metaforlarla, ilgisiz sonuçlar ve abartmalarla dolu bir gazeteci ağzı kullanmıştı.

Birlikte yazmanın nasıl mümkün olduğunu bana çok sormuşlardır. Bence, birlikte yazma, iki insanın benliklerinden, gururlarından ve belki de birbirlerine habire kibarlık göstermekten vazgeçmelerini gerektirir. Birlikte yazarken kendinizi unutacak, yalnızca yapıtı düşüneceksiniz. Doğrusu, şimdi biri kalkıp hangi esprinin benden, hangi tanımın Bioy’dan çıktığını sorsa, kolay kolay yanıt veremem. Aslında başka arkadaşlarla da denedim birlikte yazmayı. Üstelik bazıları çok yakın dostlarımdı. Ama hem açıkyürekli olamadıkları hem de vurdumduymaz davrandıkları için beceremedik birlikte yazmayı. Bustos Domecq’in Günlemleri’ne gelince, bence bu kitap, kendi adımla yayınladıklarımın hepsinden iyi olduğu gibi, neredeyse Bioy’un kendi adıyla yayınladıklarının hepsi kadar da iyidir.

1950 yılında, Sociedad Argentina de Escritores’in (Arjantin Yazarlar Derneği) başkanlığına seçildim. Arjantin Cumhuriyeti şimdi olduğu gibi o zaman da korumasız bir ülkeydi ve Arjantin Yazarlar Derneği diktatörlüğe karşı birkaç kaleden biriydi. Bu o kadar açıktı ki, bir çok tanınmış edebiyatçı devrim oluncaya kadar derneğin kapısından içeri adımını bile atmamıştı.

Diktatörlüğün garip bir özelliği vardı; diktatörlüğü açıktan açığa savunanlar bile aslında hükümeti ciddiye almadıklarını, kişisel çıkarlarını savunduklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Bu da anlayışla karşılanıyor ve bağışlanıyordu. Bilirsiniz, yurttaşlarımın çoğu ahlâksal olmaktan çok düşünsel bir vicdan taşır.

Peron ve karısıyla ilgili hemen bütün açık saçık fıkralar, ayıplarını başkaları yüzlerine vurmasın diye, Peron’cuların kendileri tarafından uydurulmuştu. En sonunda Arjantin Yazarlar Derneği kapatıldı. Dernekte yapmama izin verilen son konuşmayı anımsıyorum. Pek de fazla olmayan dinleyiciler arasında bir de şaşkın polis vardı. İran tasavvufu üstüne anlattıklarımı güçlükle not almaya çabalıyordu. O sıralar yetmişlerinde olan annem, bu karanlık ve umutsuz dönem boyunca ev hapsinde tutuldu. Kızkardeşim ve yeğenlerimden biri birer ay hapis yattılar. Benim de peşime bir hafiye takmışlardı; uzun, rastgele yürüyüşlere çıkıp ardımda dolaştırıp durduğum bu adamla en sonunda dost olduk. Söylediğine bakılırsa, kendisi de nefret ediyordu Peron’dan, ama ne de olsa emir kuluydu. Ernesto Palacio beni hazretle tanıştırmak istedi, ama kabul etmedim. El sıkışmak bile istemediğim bir adamla neden tanışacaktım ki?

Nicedir beklenen devrim 1955 Eylül’ünde gerçekleşti. Uykusuz, kaygılı bir geceden sonra neredeyse bütün halk sokağa döküldü. Çığlıklar atarak devrimi kutluyorlar, “Cordoba, Cordoba!” diye haykırıyorlardı; çarpışmaların büyük bir bölümü Cordoba’da olmuştu.

Öylesine kendimizden geçmiştik ki, yağmurdan iliklerimize kadar ıslandığımızın neden sonra farkına varabildik. Ama o kadar mutluyduk ki, devrik diktatöre karşı ağzımızdan tek bir söz bile çıkmadı. Peron önceleri bir yerlerde gizlendi, sonra da ülkeyi terketmesine izin verildi. Yanında ne kadar para götürdüğünü bilen yok.

Çok sevdiğim iki dostum, Esther Zemborain de Torres’le Victoria Ocampo, Ulusal Kütüphane müdürlüğüne atanabileceğimi düşünüyorlardı. Bense böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçirmiyor, olsa olsa kentin güneyinde küçük bir kütüphaneye müdür yaparlar diye düşünüyordum. Oysa Sur dergisi (imza Victoria Ocampo), yeniden açılan Arjantin Yazarlar Derneği (imza Carlos Alberto Erro), Arjantin – İngiliz Kültür Derneği (imza Carlos del Campillo) ve Colegio Libre de Estudios Superiores (imza Luis Reissig) hemen bir araya gelip ortak bir dilekçe hazırladılar. Dilekçe Eğitim Bakanı’nın masasına bırakıldı ve bendeniz en sonunda Devlet Başkanlığı görevini vekâleten yürüten General Eduardo Lonardi tarafından müdürlüğe atandım.

Atanışımdan birkaç gün önceydi; geceleyin annemle birlikte kütüphaneye kadar bir yürüyüşe çıkmıştık; binayı şöyle bir görmek istemiştim. Ama uğursuz saydığımdan, içeri girmeye yanaşmamıştım. “Göreve atanıncaya kadar adımımı atmam,” demiştim. O hafta görevi devralmak üzere Kütüphane’ye çağrıldım. Bizimkiler de geldi benimle; orada çalışanlara bir konuşma yaptım, inanılmaz gibi görünse de resmen müdür olduğumu söyledim.

Birkaç yıl önce Emecé’nin kitaplarımı yayınlamasını sağlamış olan Jose Edmundo Clemente de müdür yardımcılığına getirildi. Bütün bunlardan hiç kuşkusuz büyük övünç duyuyordum, ama üç ay beş kuruş para alamadık. Aslına bakarsanız, benden önceki Peroncu müdürün resmen görevden alındığını hiç sanmıyorum. Bir daha Kütüphane’ye uğramadı, hepsi o kadar. Beni göreve atamışlar, ama onu görevden almaya zahmet etmemişlerdi.

Ertesi yıl bir başka zevki daha tadacak, Buenos Aires Üniversitesi İngiliz ve Amerikan Edebiyatı profesörlüğüne getirilecektim. Öteki adaylar o güne kadar yaptıkları çevirilerin, sundukları bildirilerin ve verdikleri konferansların, daha başka başarılarının eksiksiz birer listesini göndermişlerdi üniversiteye. Bense yalnızca, “bütün hayatım boyunca hiç farkında olmadan bu göreve değer kıldım kendimi,” demekle yetinmiştim.

Açıksözlülüğüm işe yaradı, görevi bana verdiler. Üniversitede on yıl kadar mutlu bir hayat yaşadım.

Körlüğüm, çocukluğumdan beri adım adım yaklaşıyordu. Ağır ağır inen bir yaz alacakaranlığıydı sanki. Üstelik hiçbir dokunaklı ya da acıklı yanı yoktu bu işin. Aslında 1927’den başlayarak tam sekiz göz ameliyatı geçirdim, ama “Armağanlar Şiiri”ni yazdığım 1950’lerin sonlarından bu yana okuma ve yazma açısından kör sayılabileceğimi söyleyebilirim. Körlük ailemden geliyor; Londra’da yayınlanan Lancet adlı tıp dergisinde, büyükdedem Edward Young Haslam’a yapılan bir göz ameliyatıyla ilgili bir yazı çıkmıştı. Ama, öyle görünüyor ki, körlük Ulusal Kütüphane müdürleri arasında da kol gezmiş. Benden önceki iki seçkin müdür, Jose Marmol ve Paul Groussac da aynı yazgıyı paylaşmıştı. Bir şiirimde, bana aynı anda hem sekizyüzbin kitabı hem de karanlığı bahşeden Tanrı’nın bu olağanüstü ironisine değinmeden edememiştim.

Körlüğümün ilginç sonuçlarından biri de, yavaş yavaş serbest vezni benimsemem oldu. Aslında, körlüğün, yeniden şiir yazmaya başlamama yol açtığı da söylenebilir. Karalama yapma olanağından yoksun kaldığım için belleğe dayanmak zorundaydım. Şiiri akılda tutmak düzyazıyı akılda tutmaktan kuşkusuz daha kolaydır; tıpkı, kurallara dayalı şiir biçimlerini akılda tutmanın serbest vezinle yazılmış şiirleri akılda tutmaktan daha kolay olduğu gibi.

Yolda yürürken ya da metroda giderken bir soneyi kafanızda oluşturabilir, üstünde oynayabilirsiniz, çünkü uyak ve ölçü belleğe yardımcı olur. O yıllarda, onbir heceli dörtlüklerden oluşan düzinelerle sone ve uzun şiir yazdım.

Kendime Lugones’i usta seçmiştim, ama sonradan arkadaşlarım şiirlerimin ne yazık ki Lugones’in şiirlerine hiç benzemediğini söylediler. Daha sonraki şiirlerimdeyse anlatısal bir çizgiye rastlanır hep. Doğrusunu isterseniz, şiirler için konu bile düşünürüm. Belki de Lugones’le aramdaki temel ayrım, onun kendisine Fransız edebiyatını örnek alması, düşünsel açıdan Fransız dünyasında yaşaması, benimse İngiliz edebiyatına yaslanmamdır.

Bu yeni şiir uğraşımda eskiden hep yaptığım gibi şiirler arasında bir ardışıklık kurmayı hiç düşünmedim, daha çok her şiire kendi başına önem verdim. Böylece, Emerson ve şarap, Snorri Sturluson ve kum saati, dedemin ölümü ve Birinci Charles’ın kellesinin uçurulması gibi birbirinden çok farklı konularda şiirler çıktı ortaya. Tabii bu arada Poe, Swedenborg, Whitman, Heine, Camoes, Jonathan Erwards ve Cervantes gibi edebiyat kahramanlarımı da es geçmedim. Kuşkusuz, aynalara, Minotauros’a ve bıçaklara hürmette de kusur etmedim.

Metaforlar bana oldum olası çekici gelmiştir. Bu eğilimim yüzünden de, yalın Sakson metaforlarıyla karmaşık İskandinav metaforlarını incelemişimdir. Daha 1932 yılında, Sakson ve İskandinav metaforları üstüne bir deneme bile yazmıştım. Dosdoğru adlar yerine elden geldiğince metaforlar kullanmak gibi garip bir düşünce, üstelik bu metaforların hem geleneksel hem de kafama uygun olması, beni şaşırtmış ve çekmiştir hep. Sonraları, bu metaforların kullanılmasındaki amacın yalnızca bileşik sözcüklerdeki görkem ve gösterişin verdiği keyif değil, aynı zamanda ses yinelemelerini gerektirmesi olduğunun farkına varacaktım. Metaforların, kendi başlarına alındıklarında, öyle büyük bir zekâyı gerektirdikleri pek söylenemez. Gemiye “deniz aygın”, açık denize de “balina yolu” demek, doğrusu büyük bir beceri sayılmasa gerek. Eski İskandinav halk ozanları biraz daha ileri giderek denize “deniz aygırı yolu” demişler, böylece başlangıçta bir imge olan şey çetin bir denkleme dönüşmüş.

Metaforlar üstüne araştırmalarım, sonunda Eski İngilizceyi ve Eski İskandinav dillerini incelemeye yöneltti beni. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, beni bu uğraşa yönelten başka bir etken de atalarım oldu. Gerçi duygusal bir boş inançtan başka bir şey olmayabilir, ama Haslam’ların Northumbria ve Mercia’da -ya da bugünkü adlarıyla Northumberland ve Midlands’ da (İngiltere’nin iç bölgeleri) – yaşamış olmalarının beni Sakson, belki de Danimarkalı bir geçmişe götürdüğü kanısındayım. (Gerçi, böylesine Kuzeyli bir geçmişten keyif alışım, benden daha milliyetçi olan ve beni İngiliz sayan kimi yurttaşlarımca kınandı, ama İngilizlere özgü birçok şeyin, sözgelimi çayın, Krallık ailesinin, “erkek” sporlarının ve savruk Shakespeare’in kaleminden çıkmış her dizeye tapmanın bana tümden ters geldiğini bilmem söylememe gerek var mı?)

Üniversitedeki ders dönemlerinden birinin bitiminde, öğrencilerimden bazıları Kütüphane’ye beni görmeye geldiler. Dört ay gibi kısa bir süre içinde Beowulf’dan Bernard Shaw’a kadar koca İngiliz edebiyatını yutuvermiştik. Artık bu kez ciddi bir iş yapalım diye düşünüyordum. Çocuklara en baştan başlamayı önerdim, onlar da kabul ettiler. Evde, kitaplığımın en üst rafında bir yerde Sweet’in Anglo -Saxon Reader’ı ile Anglo – Saxon Chronicle’ın durduğunu biliyordum. Öğrenciler ertesi cumartesi sabahtan geldiklerinde bu iki kitabı okumaya başladık. Dilbilgisini elden geldiğince boşlayarak sözcükleri Almanca gibi okuyorduk.

Ansızın, içinde Roma (Romeburh) sözcüğü geçen bir cümleye vuruluverdik. Attık kendimizi Peru Sokağı’na ve aklımızı başımızdan alan bu sözcükleri haykırarak koşmaya başladık. Uzun bir serüvene atılmıştık artık. Gerçi İngiliz edebiyatını hep dünyanın en zengin edebiyatı olarak görmüştüm, ama şimdi bu edebiyatın kapısının eşiğinde gizli bir bölmeyi bulup ortaya çıkarmanın umulmadık keyfini sürüyordum. Kendi payıma, bunun bitimsiz bir serüven olabileceğini ve Eski İngilizceyi incelemeyi hayatım boyunca sürdüreceğimi biliyordum. Gerçek amacım, bu alanda ustalaşıp caka satmak değil, incelemenin tadını çıkarmak oldu hep; şu son oniki yıldır da bu konuda hiç düşkırıklığına uğramadım.

Son zamanlarda Eski Norveççeye ilgi duymama elince, Eski Norveççeyle eski İngilizce arasında yakın bir bağ sözkonusu, hem sonra Eski Norveççe bütün bir Ortaçağ Cermen edebiyatının doruğu sayılır, dolayısıyla bir öncekinden sonra atılmış akla uygun bir adımdan başka bir şey değil bu.

Eski İngilizcede yaptığım gezintiler bütünüyle kişiseldi, onun için birçok şiirime de girdiler Bir gün, öğretim üyesi dostlarımdan biri beni bir kenara çekip “baksana,” dedi telâş içinde. “Anglosakson Dilbilgisini İncelemeye Başlarken adlı bir şiir yayınlamakla ne yapmak istiyorsun?” Ona, Anglosakson dilinin benim için günbatımını seyretmek ya da âşık olmak kadar içten bir yaşantı olduğunu anlatmaya çalıştım.

1954’deydi galiba, küçük düzyazılar yazmaya başladım, kısa çiziktirmeler ve alegorik öykülerdi bunlar. Bir gün, Emecé Yayınevi’nin yöneticisi, dostum Carlos Frias, “Bütün Yapıtları” adı altında çıkan dizi için benden yeni bir kitap istediğini söyledi. Elimde ona verebileceğim hazır bir kitap bulunmadığını söyledimse de, “her yazarın bir kitabı vardır, yeter ki arayıp bulsun,” diyerek diretti.

Evde aylak aylak dolandığım bir pazar sabahı, çekmeceleri karıştırırken, yayınlanmamış birtakım şiirlerime ve bazıları ta Critica’daki günlerden kalma düzyazılarıma rastladım. Ayıklayıp düzene koyduğum bu kırıntılar, 1960’da El hacedor (Yaratan) adıyla yayınlandı. Gariptir, yazmaktan çok biriktirmiş olduğum bu kitabın bence en kişisel çalışmam ve kendi beğenime göre belki de en iyi yapıtım olduğunu söyleyebilirim.

Kolayca açıklayabilirim: El hacedor’un tek bir sayfasında bile şişirme yoktur. Her yazı kendi için ve bir iç gereksinim sonucu yazılmıştır. Bu kitap bütünlenip ortaya çıktığında, iyi yazmanın bir yanılgı, hem de gösterişten doğan bir yanılgı olduğunu kavradım. Gerçekten doğru dürüst yazmak istiyorsanız, iyi yazacağım diye kendinizi zorlamamalısınız.

Kitabın son sayfasında, evrenin resmini yapmaya kalkışan bir adamdan söz ediyordum. Uzun yıllar çalışıp boş duvarı gemi, kule, at, silâh ve insan imgeleriyle donatıyor, ama tam öleceği sırada aslında kendi yüzünün suretini yapmış olduğunu fark ediyordu. Doğrusunu isterseniz, adamın başına gelen, bütün kitaplar için de geçerli olabilir. El hacedor adlı kitabım için geçerli olduğu ise kesin.







Kaynak: gunfrfd.blogspot.com.tr
Merdiven Altı

Merdiven Altı

"Varlığımız Sırlarımızdan İbaret!"

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir